Mozart’ın isimlerinden biri olan Amadeus, latincede Tanrı’nın sevgilisi anlamına gelir. Çok ciddi ve nadir bulunan bir sıfat. Ki Mozart da bu sıfata yaraşır bir şekilde.. dünyaya geldikten kısa bir süre sonra… yani daha henüz 3 yaşındayken… müzikteki olağanüstü hünerlerini göstermeye başladı.
Kendisi de bir besteci ve aynı zamanda bir müzik öğretmeni olan babası, onun bu üstün yeteneğini farkettikten sonra, bu duruma çok sevinerek oğlunu insanlara “Tanrı’nın Salzburg’da doğmasına izin verdiği mucize” olarak tanıtmaya başladı.
Ama sonrasında ne zaman ki Mozart büyüdü olgunlaştı ve kendisinde gerçekten Tanrısal bir şeyler olduğunu kanıtlamaya başladı, bu sefer de insanlar onun hakkında şöyle düşünmeye başladılar: “Bütün besteciler göğe uzanmak ister, Mozart ise gökten inmedir”
Evet yeterince anlaşılmıştır umarım: Mozart ve Tanrısallık
Müzik gibi çok kişisel bir meselede bile… bütün bilirkişilerin mutabık kalabildiği ender konulardan bir tanesi: Mozart’ın insanüstülüğü.
İyi ama… onu bu kadar önemli… hatta eşsiz yapan şey tam olarak neydi, sadece müziği mi? Hepi topu 35 yıl kadar yaşamış birisi…nasıl olur da diğer bütün bestecileri geride bırakmış olabilir ki?
Merak etmeyin: Bugün yapacağımız ilk şey “Mozart’ın neden gerçekten bir efsane olduğunu” konuşmak olacak ki zaten bunu anlamadan onun ölümü hakkında konuşmamız pek mümkün görünmüyor.
Çünkü her ne kadar müzikteki başarısıyla gündeme gelse de aslında Mozart, hem soylulara karşı verdiği özgürlük mücadelesiyle… hem de devrimci düşünceleriyle adından söz ettirmiş biri…
Ama ne yazık ki ömrünün sonlarına doğru işler iyi gitmiyor ve bir borç batağı… yani fakirlik içerisinde hayatını kaybediyor…Ani ölümünden sonra bir toplu mezara defnediliyor ve arkadaşlar bu mezarın nerede olduğu bugün bile bilinmiyor….
Ama onun hayat hikayesini, kişiliğini ve mücadelesini anladığınızda ölümünün neden bu kadar gizemli olduğunu ve neden hala üzerinde tartışıldığını anlayabiliyorsunuz…100’ün üzerinde sebep sayılıyor ölümü hakkında.
Elbette bunlardan en önemlilerini değineceğiz ve bu zor soruya geniş perspektiften bir cevap aramaya çalışacağız ama isterseniz gelin Mozart’ın yolculuğumuza biz en başından başlayalım…
Goethe: “Mozart’ın kişiliği açıklanamayacak bir mucizedir.”
Lafı Mozart’ın üstün yeteneğine, ve neden efsane olduğuna getirmeden önce onun babasından bahsetmemiz şart.
Çünkü her ne kadar Mozart kendine çizdiği yolla, kendi düşünceleriyle kariyerine yön verse de onun müzikteki başarısının en önemli mimarı, tartışmasız babası Leopold Mozart: Es geçemeyeceğimiz bir karakter: kendisi de başarılı bir besteci, kemancı ve aynı zamanda bir müzik öğretmeni.
Fakat Mozart dünyaya geldikten sonra kendi kariyerinden vazgeçiyor ve hayatını tamamiyle çocuklarının eğitimine adıyor, Mozart’ın yanında bir kızı da var: Maria Anna
Her iki çocuğuna da müzik öğretiyor ve her ne kadar ablasının ismi duyulmasa da dönemin şartlarından dolayı.. aslında o da iyi bir müzisyen oluyor. Tabi ki oğlu Mozart’ın durumu apayrı…
Ama burada dikkat çekmek istediğim şey babasının bu, kendini çocuklarına adama durumu sadece müzik öğretmekle sınırlı kalmayıp başlı başına bir kariyer planlamasına dönüşüyor arkadaşlar ki ilerde Mozart bu duruma karşı gelecek.
Ama bir hikaye yazmak isteyen ve oğlunu da bunun için biçilmiş bir kaftan olarak gören babası oğlunun… bir soylunun yanına iş bulması için fırsatlar kovalamaya başlıyor…
Öyle ki Mozart daha henüz 6 yaşındayken.. bir Avrupa gezisine çıkıyorlar ve Batı Avrupa’nın başlıca müzik merkezlerini dolaşıyorlar: Münih, Stuttgart,, Frankfurt, Brüksel, Paris ve Londra gittikleri şehirlerden bazılar.
Buralarda çoğunlukla Mozart ve bazen ona eşlik eden ablası, saraylarda, halka açık yerlerde veya kiliselerde çalıp, doğaçlama yapıyorlar. İnsanlar da tabi ki bu iki küçük çocuğa büyük bi ilgi gösteriyor.
Mozart’ın bir harika çocuk olduğu zaten aşikar ve soylular arasında hemen bi hayranlık uyandırıyor. Babası Leopold ise, oğlunun, soylular arasında uyandırdığı bu hayranlığı sezince…oğlunu insanlara bir mucize olarak… “Tanrı’nın Salzburg’da Doğmasına İzin Verdiği Mucize” olarak tanıtmaya başlıyor…
Her ne kadar babasının bu kontrolcu ve baskıcı tavrı olayların şekillenmesinde büyük rol oynasa da bu mucize kısmı doğru. Gerçekten de Mozart, henüz 3 yaşındayken akorları duymaya, 4 yaşındayken ufak parçalar çalmaya, ve 5 yaşına geldiğinde ise beste yapmaya başlıyor.
Elbette bu çocukluk döneminde yazdığı eserlerde de…babasının ona yardım ettiği çok açık, ama bu hiç bir şeyi değiştirmez çünkü Mozart’ın ileride yapacakları, onun geçirdiği bu çocukluk dönemini zaten fazlasıyla arkada bırakacak.
“Tanrı önünde ve dürüst bir insan olarak size şunu söylerim ki: Oğlunuz, şahsen veya ismen tanıdığım en büyük bestecidir.” — Joseph Haydn
Şimdi her ne kadar baskıcı olsa da.. müzik eğitimi için olabilecek en iyi çocukluk dönemlerden birini geçirmiş Mozart…
Tabi ki bu konuda babasına hakkını teslim etsek de onun başarısını bu çocukluk dönemiyle açıklamamak lazım, çünkü Mozart’ın müziğinde ve yeteneğinde onu özel kılan bazı şeyler var ki, çok çok iyi eğitim almış, hatta belki de Mozart’tan daha iyi bir çocukluk dönemi geçirmiş binlerce örnek içinde bile.. yine de onun yaptıklarını yapan biri çıkmıyor arkadaşlar..
Peki nedir onu özel yapan?
Bir kere en başından şunu söyleyebiliriz: her besteci müziğinde, ister istemeden de olsa kendi ulusuna kendi kültürüne ait bazı ögeler barındırır. Bu onların müziğini evrensellikten uzaklaştırarak, daha yöresel kültürel bir şey haline getirir.
Mozart’ın eserlerinde ise belli bir kültürün öğelerini duymak zordur arkadaşlar. O daha çok orantı, denge ve daha evrensel bir biçim, güzellik peşinde koşar. ve bunu herkesin anlayabileceği basitlik ve sadelik düzeyinde yapar.
Hatta bu evrenselliği başka kültürleri taklit ederken bile başarıyor, bunun en bilindik örneği Türk Marşı, son derece basit görünen bu eser bugün hala dünyanın en çok sevilen klasik müzik parçalarından biri…
Bu arada şu ayrıntıyı da söyleyim: Mozart’ın bu eseri Osmanlı’nın Avrupa’ya gönderdiği Mehter Takımını sokakta sadece birkaç kez dinledikten sonra yazdığı düşünülüyor.
Yani duyduğu bir kültürü çok çabuk kavrayıp onu taklit edebiliyor.
Fakat bundan daha önemli bir şey daha söyliyim: onun beste yazım süreci: başka bestecilerle kıyaslandığında, Mozart’ın eskizlerinde, o kadar az hata ve düzeltme yaptığını görüyorsunuz ki… bu gerçekten sinir bozucu.
İşte arkadaşlarıyla bilardo oynarken, bir yemekteyken, hatta karısı başka bir odada doğum sancısı çekerken bile kafasının içerisinde müzik düşünebiliyor ve kalemi eline aldığında sanki müziği kafasında bitirmiş de temize çekiyormuş gibi kağıda geçiriyor.
Bunun haricinde, herhangi bir çalgı, enstrüman için de çok çok iyi müzik yazarken, elindeki sözü de çok iyi müziğe dökebiliyor… operalarıyla meşhur zaten. Çalgı müziği var sözlü müzik var. Bunların aynı bünyede bulunması ender bulunan bir özellik.
Piyano üzerindeki hakimiyetini saymıyorum bile..Melodi bulma ustası hangi duygu hangi kültür olursa olsun… E tüm bunlara baktığınızda dışarıdan kıskanılmaması mümkün değil.
Salieri kompleksi diye bir şey kazandırıyor literatüre ya… İşte sanatta başka birinin üstünlüğünü görüp fakat ona erişemeyeceğinin anlaşıldığı noktada…karşı tarafa duyulan kıskançlık ve hazmedememe durumu: salieri kompleksi
ki ölümü hakkında en büyük dedikodulardan biri sarayda kendisine rakip olan Salieri hakkında..Oraya geleceğiz..ama şimdi şurayı bi temize çekelim:
Adına dahilik mi dersiniz, insanüstülük mü tanrısallık mı bilmem: Ama Mozart için burada ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Şimdi bizde herkese dahi deniliyor..Kültür ve moda böyle ya..İşte bir kaç piyano öğrencisi Avrupa’da bir kaç ödül alınca gazeteler hemen dahi, üstün zeka, üstün yetenek fln demeye başlıyor ama arkadaşlar iş öyle değil.
Sadece enstrüman çalan birinin dahi olarak anılması kadar saçma bir şey yok benim için. Bir müzisyeni dahi olarak anacaksak eğer, eline kalemi alıp bir şeyler yazıp çizecek ve bu yazdıkları bir fark yaratacak.
Beethoven Mozart gibi yazsa, Chopin Beethoven gibi yada Erik Satie Bach gibi müzik yazsa bugün hiç birinin adını anmıyorduk. Paganini sadece iyi kemancı olsa kim hatırlayacaktı ya onun adını ya da Liszti.
O yüzden müzik dünyasında bize dahi denilen çoğu kişinin yetenekli oldukları bile şüpheli.. Bu yüzden Mozart’ı tanımak önemli.. Çünkü onu anladığınızda diğer bildiğiniz bütün dahiler, üstün yetenekler kaçınılmaz olarak sıradanlaşıyor…
“İnsanlar bana sanatımın kolay bir şekilde geldiğini düşünerek hata ediyor. Benden önce yaşamış hiç bir büyük besteci yok ki ben onun eserlerine çalışmamış olayım.
Şimdi bu kadar övdüğümüz bir ismin sakın sadece piyano başında uslu uslu beste yaptığını düşünmeyin…Mozart; oldukça ukala, yönetilmesi imkansız ve şahsına münhasır bir karakter. Bu deli dolu hallerine ileride değineceğiz ama şimdi şu baba-oğul çatışmasına bir dönelim.
Elbette, Mozart’ın Mozart olmasında çok etkili dedik babası için.. ama burada baba ve oğul arasında görünmeyen bir çatışma var. Her ne kadar babasına saygıda kusur etmese de içsel, düşünce dünyasında olan bi çatışma bu.
Çünkü babası çocukluğundan beri ona her zaman müzisyenlere karşı mesafeli olmasını ama iş aristokratlara soylulara gelince onlara karşı her zaman cana yakın olmasını öğütlüyor…. Zaten daha 6 yaşındayken onu turneye çıkarmasının sebebi hep bir yere kapılanma arzusu..
Onu da kızmamak lazım çocuğunu düşünüyor, çünkü o zamana kadar müzisyenlerin hayatta kalma şekli hep böyle. Ama Mozart bunu değiştirecek…Peki nasıl olacak bu? Bir Başkaldırı İle!
Babası onu 1769 yılında, yani Mozart henüz daha 13 yaşındayken, büyük çabalar sonucu Salzburg BaşPiskoposu’nun hizmetine sokmayı başarıyor… Başlangıçta her şey iyi gidiyor ama ne zaman ki başpiskoposun ölmesiyle yerine Colloredo adında yeni biri geçiyor.. işte işler burada sarpa sarmaya başlıyor Mozart için…
Çünkü Colloredo, disiplinli ve katı kuralları olan birisi…Mozart da özgür ruhlu aydınlanma düşüncesiyle, eşitlik düşüncesiyle hayatına yön vermek isteyen birisi..
Piskopos bestecileri hala bir uşak olarak görüyor ve emir altında çalışan bir hizmetçi gibi idare ediyor. Mozart ise, zaten bu alt üst ilişkisinden hiç haz etmeyen karakteriyle, toplumdaki bu anlayışın değişmesi gerektiğine inanıyor.
Ve yıllar geçtikçe.. Mozart daha da olgunlaştıkça bu ikili arasında gelirim gittikçe artıyor.. ve birgün piskopos.. kendine çizilmiş sınırları her gün biraz daha zorlayan Mozart’ı, “kendini beğenmiş bir rezil olarak tanımlayıp” saraydan kovuyor..
Fakat bu kovulma, Mozart için bir son olmuyor tabi ki, çünkü özgürlüğünü kazanan besteci gözünü tek bir hedefe, müziğin ve sanatın başkenti olan Viyana’ya çeviriyor.
İşte tarihin gördüğü ilk ‘freelancer’, yani serbest çalışan müzisyeninin hikayesi de tam olarak…burada başlamış oluyor.
“Sıradan bir yetenek, seyahat etse de etmese de sıradan kalır. Ancak üstün bir yetenek -ki kendimi inkar etmeden bu sınıfa koyabilirim- hep aynı yerde kalırsa çürüyüp gider.”
Tabi ki her mücadelenin bir bedeli var ve Mozart da atıldığı bu maceranın hiç kolay olmayacağını kısa sürede anlıyor.. Serbest piyasanın kucağına düşüyor bi nevi… alışkın olduğu hayat tarzını sürdürmekte zorlanıyor.
Babasına göre çözüm hala bir prense kapılanmak ama Mozart hiç oralı değil, çünkü kendine ve yeteneğine güveniyor ve bir şekilde hayatta kalacağını inanıyor.
Yaptığı şey… yani serbest çalışan bir müzisyen olmak o dönem için çok zor bişey… Bu durum çoğu kişi tarafından es geçiliyor ama bence en az müziği kadar konuşulması gerekiyor: Çünkü onun bu devrimci ruhu sadece piskoposa ya da patronlara değil, aslında bütün bi sisteme karşı geliyor..
Bu başkaldırıyı nerede görüyoruz peki: Operalarında. Yazdığı en büyük 3 operasını da Viyana döneminde yazıyor arkadaşlar ve bunların hepsi de toplumsal eleştiri. Figaro’nun Düğünü, Sihirli Flüt ve Saraydan Kız Kaçırma.
Bunların konularına baktığınızda hepsinin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi hep Fransız devrimiyle yani o döneminin devrimci sloganlarıyla bağlantılı olduğunu görürsünüz..
Örneğin Figaro’nun Düğünü. Mozart burada eleştiri dozunu öyle bir seviyeye çıkarıyor ki, sahnede bir hizmetçinin efendisini alt ettiği bir oyun kuruyor.
Bu oyunda soylu erkekler güzel bulduğu her kadının arkasından koşan seks düşkünleri olarak betimlenirken… kahramanımız hizmetçi Figaro, sevdiği kadını bu durumdan kurtarıyor ve en sonunda bir soyluya karşı zafer kazanmış oluyor.
Kaybeden ve üstüne üstlük rezil konumuna düşen bir soylu o dönem için kabul edilemez bir şey. Ama Mozart bunu imparatorun burnunun dibinde, soyluların yüzüne baka baka, onların otoritesini sarsacak bir şekilde gerçekleştiriyor.
Ama tahmin edersiniz ki bu durum Viyanalı’ların hiç hoşuna girmiyor arkadaşlar. Çocukken babası onu soylulara tanıtmak için turneye çıkardığında…Mozart’ı yere göğe sığdıramayan soylular, devrimci düşüncelerini eserlerine ilmik ilmik işleyen ve sisteme çomak sokan 25 yaşındaki bu dev yeteneği görmezden geliyorlar…
Fakat Mozart vazgeçmiyor, Viyana’da olmadıysa başka yerde olur diyor ve birkaç ay sonra aynı operayı Prag’da sahneletmek için bir şans yaratıyor..
Ve bu sefer Prag’da yeniliğe daha açık bir seyirci ile karşılaşan Mozart, Figaro’nun yanı sıra, yine benzer bir karaktere sahip Don Giovanni ile…kısa sürede iki kez üste üste bir başarı yakalıyor..
Fakat her ne kadar işleri kısmen düzeltse de.. istediği hayatı sürdürmekte epey zorlanıyor..Bu konuya bi sonraki bölümde değineceğiz..
Her ne kadar Prag’da sahnelenen 2 başarılı eserinin ardından, Avusturya İmparatoru II. Joseph onu oda müziği bestecisi yapsa da bu kendisine çok ufak bir maaş sağlıyor ve onun kendi maddi zorluklarını çözmesinde yeterli olmuyor.
Ve yine, kendi istediği hayatı yaşamak için kendine imkan yaratmak zorunda kalan Mozart’ın bu mücadelesi… ömrünün sonuna kadar devam ediyor diyebiliriz…
“Ölüm, yaşamın gerçek amacı olduğundan, son birkaç yıldır kendimi insanlığın bu en iyi ve en gerçek dostuyla o kadar yakından tanıştırdım ki, artık onun görüntüsü benim için korkutucu değil, aksine çok huzur verici ve teselli edici…”
Evet gelelim onun ölümüne ki videonun başında da belirttiğim gibi ölümüne dair 100’ün üzerinde sebep sayılıyor…Bu listenin uzun olmasının sebebi bir onun yaşam tarzı bir de girmiş olduğu özgürlük mücadelesi…
Tıbbi sebepler bir yana bir yığın komplo teorisi de anlatılıyor… Kimi kaynaklar, onun Mason olduğunu ve meşhur “Sihirli Flüt” operasında masonik sırları ifşa ettiği için localar tarafından zehirlendiğini iddia ediyor. ki Sihirli Flüt’ün sahnelenmesinden sadece 2 ay sonra vefat ediyor Mozart.
Başka bir yerde.. işi daha da ileri götürüp, Mozart’ın yasak bir ilişki yaşadığını, sahip olduğu hayat tarzından dolayı ve bu yüzden kıskanç bir koca tarafından sopalarla dövülerek öldürüldüğü dedikoduları ortalıkta geziyor…
Ama en bilineni 1984 yapımı Amadeus filminde de işlenen, sarayda Mozart’ı kendisine rakip olarak gören Salieri’nin onun yeteneğini ulaşılmaz olarak görüp büyük bir kıskançlık krizi sonucu onu zehirlediği…
İşte ömrünün sonlarına doğru gizli isimsiz bir sipariş alıyor Mozart. Bir ağıt bestelemesi isteniyor, o meşhur eseri Requiem’i.
Ama bu eseri daha tamamlayamadan ölüyor. Amadeus filminde hem beste talebini yapanın hem de Mozart’ı zehirleyenin Salieri olduğu ima ediliyor ama bunu söyleyebilecek herhangi bir kanıt yok elimizde.
Ayrıca tarihsel bir gerçek olarak da; o gizemli siparişin, parayla eser yazdırıp ‘ben yazdım’ diye hava atmayı seven bir kont tarafından verildiği artık biliniyor.
Salieri’ye gelince de, o bu dedikoduları zaten kesinlikle reddediyor ama şöyle bir durum var: Salier’in de sağlık problemleri var arkadaşlar ve ömrünün sonlarına doğru intihar girişiminde bulunduktan sonra bir akıl hastanesine yatırılıyor.
İşte bu süreçte dedikodular iyice alevleniyor çünkü Salieri’nin akıl hastanesinde Mozart’ı sayıkladığı iddia ediliyor fln ama Salieri, tekrar söyliyim bu iddiaları çok net bir şekilde reddediyor.
Bunları söyleyenler kötülüğün en saf haliyle konuşuyorlar diyor. Tabi ki bu iddia dedikodu düzeyinde kalıyor…
Peki, Salieri yapmadıysa, Masonlar zehirlemediyse Mozart’ı ne öldürmüş olabilir? Bugün sayılan sebepler arasında tıbben böbrek yetmezliği ya da parazit gibi faktörler konuşulsa da ben başka bir şeye değinmek istiyorum: o da Mozart’ın yaşam tarzı.
Buraya kadar Mozart’ı hep övdük ama videonun sonunda biraz da eleştiri yapalım. Hep insanüstülüğünden bahsetmek olmaz çünkü az da olsa onun insani yönünü de görmemiz gerek diye düşünüyorum, özellikle ölümüyle ilgili ayrıntılara girmişken..
Bir önceki bölümde istediği hayatı sürdürmekte epey zorlanıyor demiştik. Ne demek istediği hayatı sürdürmemek? Ne istiyor ve ne bekliyor hayattan. Tabi ki bir zamanlar içinde bulunduğu ortamı ve fırsatları devam ettirmek istiyor.. Özellikle ondan yoksun kaldığı Viyana döneminde.
Her ne kadar özgür bir ruha sahip olsa da patronlara ve sisteme karşı bir duruş sergilese de lüksü, özellikle lüks kıyafetleri, bilardo masalarını ve soylular arasında olmayı seviyor arkadaşlar.
Hiç bir zaman kazandığı parayla birikim yapmayı ya da giderlerini düşürmeyi, kendinden ödün vermeyi istemiyor. E tabi bir de kumar oynadığı söyleniyor hatta geçirdiği başarılı dönemlerden sonra parasının kalmamasını kumar borcuna bağlıyorlar.
Alkolü ve arkadaşlarıyla geçirdiği hoş vakitleri de bi hayli seviyor tabiki. Serbest çalışan bir emekçiye dönüşüyor aslında Viyana döneminde ama o bir soylu gibi yaşamaya decam etmek istiyor…
Tabi onun ölümüyle ilgili bir sonuca varmıyorum, yanlış anlaşılmasın: Mozart kendi eceliyle mi ölmüştür yoksa birileri tarafından öldürülmüş müdür bu soru da Mozart’ın kendisiyle beraber bir efsane haline gelmiş bir şey ama şunu söyleyebiliriz ki…
onun Salzburg piskoposunun yanından ayrılması, ve kendine özgür bir yol çizmesi büyük bir ihtimalle erken ölümüne sebep oldu.
Piskopos’un yanından çıkıp, o dönem henüz tam olarak var olmayan ‘serbest piyasa’nın içine atılması onu hem fiziksel ve hem de ruhsal olarak tüketmiş olmalı. Tabi bunun yanında dediğim gibi onun hayat tarzı da öne çıkıyor.
Belki savurgan haraket etmeyebilir ve zaten kendisini bir mücadelenin içine sokmuşken daha temkinli hareket edebilirdi. Ama anlaşılmayacak ki, anlaşılması zor olacak ki: deha olsun..
Videonun sonuna gelmişken o hazin soruya da cevap verelim: Mozart’ın mezarı neden hala bilinmiyor? Çünkü o dönemde İmparator’un çıkardığı bir hijyen yasası var arkadaşlar bu yasaya göre, soylu sınıfından olmayan vatandaşlar isimsiz toplu bir mezara gömülüyorlar.
Hastalıktan ve salgından korkulduğu için çok katı bir şekilde uygulanan bir önlem bu. Mozart’ da bir soylu değil, sıradan biri olarak görüldüğü için bu uygulamaya tabi oluyor…
Ama eğer hikayeyi başa sarsaydık: Eğer Mozart o gün Salzburg Piskoposu’nun yanından ayrılmasaydı, ve o ‘güvenli’ limanda kalsaydı… Muhtemelen saygın, zengin bir saray memuru olarak yaşlanacak, cenazesine kalabalıklar katılacak ve tıpkı babası gibi tıpkı yeri belli, saygın bir mezarı olacaktı.
Ama o zaman da ne Figaro’nün Düğünü, ne de Sihirli Flüt ortaya çıkacaktı. Ölümsüzlük için ödenmiş bir bedeldi belki bu…35 yaşındaki erken ölümü…
Evet bu videoda aslında onun neden efsane olduğundan ve bunun yanında onun yaşadığı çatışmalardan bahsetmeye çalıştım.
Her ne kadar tanrısal ve özel olduğunu vurgulsak da emekçi gibi çalışıp soylu gibi yaşamak istemesinden, babasıyla olan görüş farklılıklarından, besteci olarak tanrısal olsa da özel hayatında şımarık bir çocuk gibi davranmasından bahsetmemek olmazdı…
Ama en nihayetinde elbetteki o tarihin gördüğü en büyük müzik dehalarından.
Tabiki bir müzisyen olarak keşke daha fazla yaşasaydı diyorum bunu dilememek imkansız.
Bir 10 sene daha yaşasa kimbilir neler yazacak ve müziği neye dönüşecekti..Ruhu şad olsun diyorum… Umarım sizler için faydalı bir video olmuştur. Bugünlük benden bu kadar olsun.
Eğer beğendiyseniz bana destek olmak için kanala abone olup yorum yazabilirsiniz. Bu benim için harika olur. Bir sonraki videoda görüşünceye dek kendinize iyi bakın. Müzikle kalın. Sevgiler.