Hayatımızda gerçek sandığımız, hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz… pek çok efsaneyle iç içe yaşıyoruz., Mesela ben küçükken… bir akvaryumun önünde durmuş kendi halinde yüzen bir japon balığına baktığımı hatırlıyorum.
Kendi kendime: “Ne acı! Beni şu anda görebiliyor ama, bunu sadece 3 saniye hatırlayabilecek.” diye düşünmüştüm! Çünkü bize, balıkların hafızasının saniyelerle ölçülecek kadar zayıf olduğunu öğretmişlerdi.
Ama sonradan bunun bir şehir efsanesi olduğunu öğrendim.Aslında balıkların aylarca sürebilen bir hafızası vardı…hatta içlerinden bazıları sahiplerini bile hatırlayabiliyordu…
Başka bir gün ise, yine küçük bir çocukken, televizyonda… insan beyni ile ilgili bir haber izlediğimi hatırlıyorum. Bu habere göre beyin kapasitemizin sadece yüzde 10’unu kullanabiliyorduk.
Hatta haberi sunan spiker olur da bir gün beynimizin tamamını kullanabilirsek, son derecede zeki varlıklara dönüşeceğimizi söylüyordu…
Hayatımın ciddi bir bölümünü küçükken izlediğim bu ucuz habere inanarak geçirmiştim.
Fakat sonrasında yine öğrendim ki aslında aynı anda her alanını aktif etmesek bile beynimizin her bölgesini kullanıyorduk..
İşte tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, müzikle ilgili de, insanlar arasında dolaşan bir yığın yanlış bilgi var. Bugün bu videoda bu yanlışlardan yalnızca 5 tanesini konuşacağız.
Elbette bazıları tamamiyle eksik bilgiden kaynaklanan ve düzeltmesi çok kolay yanlışlar. Fakat içlerinden bazıları var ki yıllar içerisinde çok büyük bir inanca dönüşmüş ve insanları bu konuda ikna etmek oldukça zor.
Belki sizler de, bu videoyu merak edip tıklayanlar olarak, bana itiraz edecek…aksi görüşe inanmaya devam etmek için kendi sebeplerinizi sıralayacaksınız. Ama benim bugün bahsedeceğim şeyler yoruma açık, yani kişisel zevk ve beğeniye göre belirlenmiş şeyler değil.
Aksine müzik hakkında insanlar tarafından keşfedilmeyi bekleyen gerçekler. Konuyu hemen karmaşık bir hale getirmeden önce isterseniz vakit kaybetmeden düzeltmesi çok kolay bir yanlıştan başlayalım. Nedir o? Müzikte 7 nota vardır efsanesi…
Hatırlarsınız Serdar Ortaç bir gün büyük bir gaf yaparak “ Zaten topu topu 7 nota var! Kaç farklı beste yapılabilir ki?” diye sormuştu.
Ama bugün dinlediğimiz müziklerin yüzde 99’unu oluşturan -ki buna Serdar Ortaç’ın şarkıları da dahil- eşit tampere denilen Avrupa temelli bir sistemde yazılmıştır. Evet bu sistemde 7 tane nota ismi vardır, ama kullanılabilen notalar 7’den fazladır.
Bunu bir piyano görseli üzerinde daha net görürüz aslında. Bir piyanoya baktığınızda 1 oktav içerisine yerleştirilmiş do-re-mi-fa-sol-la-si notalarının birbirinden eşit uzaklıkta olmadığını görürüz.
Bunu nereden anlıyoruz. Çünkü piyanonun geneline yayılmış siyah notalar, mi-fa ve si-do aralarında bulunmuyor.
Bunu daha iyi anlamak için şöyle bir şey hayal edin: do ve re arasındaki uzaklığa 10 metre dersek, mi ve fa arasındaki uzaklığa 5 metre demek zorundayız.
İşte bu yüzden aralarında 10 metre olan nota uzaklıklarını ikiye bölmek için… siyah notaları kullanırız ve bir oktavı böylelikle tam eşit parçalara ayırdığımızda karşımıza 12 farklı frekans çıkar.
Fakat siyah notayla gösterilen bu frekansların özel bir ismi yoktur, tonalite farklılıklarına göre diyez ya da bemol ismiyle anılırlar.
Ayrıca bu durum dediğim gibi Avrupa temelli tampere sisteminde böyledir yoksa bir Türk Musikisini ya da başka bir kültürü… örneğin Hint ya da Çin müziğini ele aldığınızda nota sayıları, 5-7-24-54 gibi değişik sayılara tekabül edilebilir.
Ama bizim maruz kaldığımız müzikleri düşündüğümüzde temel olarak 7 değil 12 farklı nota kullanıldığını görürüz.
—-
Evet müziğin matematiği ile ilgili kısmı hallettiğimize göre gelin şimdi işin psikolojik yanına geçelim: Çünkü bu alanda söylenmiş çok meşhur bir masal var.
“Klasik Müzik dinlemek beyni geliştirir, Klasik Müzikler, insan beyni için en faydalı müziktir efsanesi…Bu fikir dışarıdan o kadar havalı ve elit duruyor ki, insanlar doğruluğunu sorgulamadan inanmak istiyorlar bunu artık çok iyi anlayabiliyorum.
İşte İnternette… hatta maalesef popüler bilim sayfalarında bile pek çok kez karşılaştığım bi durum bu.
Ama isterseniz bu iddiayı daha iyi anlamak için savunduğu şeye yakından bakalım: Bu teoriyi savunanların söylediği şey şu:
Klasik müzik; beynin ödül, duygu ve tempo işlem merkezlerini, özel bir şekilde çalıştırarak -nasıl oluyor bunu bilmiyoruz- IQ’nuzu ya da bilişsel seviyenizi arttırıyor.
Peki o zaman şimdi şunu soralım: Biz klasik müzik harici, başka müzikleri dinlediğimiz zaman, beynimizin bahsedilen bu bölgeleri çalışmıyor mu?
Nasıl algılıyoruz biz diğer müzikleri? Beethoven dinlerken aktif olan “tempo nöronları”, Müslüm Gürses dinlerken intihar mı ediyor mesela?
Beynimizin klasik müziğe karşı doğuştan gelen bir torpili mi var? Bir de bunu reçeteye dökmüşler; İşte ‘Vivaldi dinlerseniz dikkatiniz artar, Mozart dinlerseniz tempo bölümlerini aktif ederseniz Beethoven dinlerseniz duygu nöronları aktif olur falan.
Arkadaşlar hangi kültürden olursanız olun, hangi müziği dinlerseniz dinleyin beyninizin bu bölgeleri çalışır. Kafatasımızın içinde bulunan şu organ, herhangi bir müziği – anlayabilmek için neredeyse bütün kapasitesiyle çalışmak zorundadır.
Beynimiz, müzik türleri arasında bir hiyerarşi kuramaz. İnsanlar yapar bunu: Şu müzik şundan üstündür bu müzik en üstündür falan. Bu efsane, tamamiyle Klasik Müziğin reklamını yapmak için uydurulmuş bir yalan.
Bütün bu olay, literatüre ‘Mozart Etkisi’ olarak geçen, 1993 tarihli bir araştırmanın, yanlış anlaşılmasına dayanıyor. O deneyde, Mozart dinleyen deneklerin bazı testlerde daha başarılı olduğu gözlemleniyor.
Ancak bilim insanları deneyi farklı müzik türlerini de ekleyerek tekrarladığında… asıl gerçeği o zaman fark ediyorlar: Beynin performansını artıran şey Mozart değil, kişinin kendi sevdiği müziği dinlerken yaşadığı ‘Duygusal Uyarılma’ durumu.
Yani olay tamamen, keyif almamız sonucu, konsantrasyonumuzun kısa süreliğine artmasıyla ilgili. Eğer siz Klasik Müzik’ten nefret ediyorsanız, ya da o müziği bilmiyorsanız, onu dinlemek sizi daha zeki yapmaz ki; sadece daha gergin yapar.
Anlamadığınız ya da size yabancı olan bir müzik türünü dinlediğiniz zaman ne hissediyorsanız Klasik Müzik dinlerken de onu hissedersiniz.
Fakat bu fikir o kadar sevilip yayılmış ki…çok enteresan bir şekilde… İtalya’da bir çiftlik, bunun hayvanlar üzerinde de etkili olacağını düşünüp… daha kaliteli..süt elde etmek için, hayvancağızlara günde 3 kez Mozart dinletmeye başlamış.
–
Hazır bu reklam pazarlama uğruna söylenen yalanlara değinmişken, hemen en tehlikeli yanlışıma geçelim, ki eminim aranızda bu maddeye itiraz edecek pek çok kişi vardır. Nedir o tehlikeli madde: “Müzik Evrenseldir” efsanesi…
Maalsef ki bu durum da kendi müziğimize, kültürümüze çok fazla anlam ve yücelik atfetmemizden kaynaklanıyor arkadaşlar. Hatırlayın videonun başında ne demiştik:
Avrupa temelli tampere sisteminde 12 nota olduğunu, hatta bu sayının başka kültürlerde değişiklik gösterebileceğini söylemiştik.
İşte tıpkı o örnekte olduğu gibi, değişik kültürlerin müziğine baktığımızda pek çok farklı element görüyoruz ve bunun sonucunda da müzik evrensel değil, kültürel bir şey olarak karşımıza çıkıyor… toplumdan topluma değişiyor arkadaşlar, bu çok açık.
Her toplum kendi dizilerini, makamlarını, enstrümanlarını üretiyor ve bu elementler, o toplumda yaşayan insanların beğeni algısını oluşturuyor.
İşte bebekliğimizden beri maruz kaldığımız o şablonlar aslında bizim neyden keyif alacağımızı belirliyor ve eğer biz bunun dışına çıkmaya çalışırsak… dış dünyadaki farklı örnekleri, farklı kültürleri garipsiyoruz.
Buna verilebilecek en güzel cevap aslında: bizim kendi tarihimiz: Çünkü Osmanlı Döneminde, belki aranızda benden daha iyi bilenler vardır Tanzimat ile başlamış olan bir batılılaşma hareketi var ve müzik de bu durumdan nasibini alıyor.
İşte Avrupa’dan piyano getirmeler, operaların İstanbul’da sahnelenmeye başlaması ve Türk Musikisi’deki makamların Avrupa’daki tampere sistemine yaklaştırılması gibi… bir çok yenilik gerçekleştiriliyor ve bu değişim süreci aslında çok sancılı bir şekilde geçiyor.
Süreç belki Tanzimat’la başlıyor ama Cumhuriyet’le devam ediyor hatta bu ikilik günümüzde bile devam ediyor diyebiliriz. Batı Müziği mi Türk Musikisi mi?
Çünkü yıllarca maruz kaldığımız o makamlarla terbiye edilmiş kulaklar Avrupa sistemi ile karşılaşınca, özellikle ilk kez karşılaşanlar… bu yeni sistemi garipsiyor… ki Avrupa bizim burnumuzun dibinde.
Çok yakınız ve diyalog halindeyiz…ama buna rağmen yeni bir kültüre alışmak için yılların geçmesi gerekiyor. E bir de dünyanın bir diğer ucuna düşünün, orada kullanılan dizileri – enstrümanları anlamamız ne kadar mümkün?
Şunu da kabul ediyorum bu arada: tabi değişik kültürlerin müziklerinde benzerlikler, ortak yanlar da var. Bazı temel şeyler var ama bu müziğin evrensel olduğu anlamına gelmez ki. En basitinden Jazz müziği düşünün, kaç kişi var Türkiye’de jazz dinleyen, ya da dinleyebilen. Orada kullanılan dili felsefeyi kültürü bilmiyorsak o müzik bize bir şey söyleyemez ki.
O yüzden yeni müzik türleri dinleyebilmek aslında zorlu bir süreçtir ve yeniliğe açık olmakla alakalıdır.
Dinlediği müzik tarzı dışına çıkamayan, kendi dinlediği müziğin dünyadaki en iyi müzik olduğunu iddia eden yüzlerce insan tanıyorum ben. Şimdi nasıl olacak da müziğin evrenselliğinden bahsedeceğiz.
Peki hal böyleyse nereden geliyor bu evrensellik hikayesi.Tabi ki yine Batı’dan arkadaşlar. Kendisi de onun eğitimini almış biri olarak batı kültürünü hedef olarak göstermek istemiyorum ama bu işte de maalesef onların parmağı var.
Neden bunu söylüyorum çünkü bugüne kadar müziğin evrenselliği üzerine yapılmış araştırmaların neredeyse hepsi eşit tampere sisteminin ya da Pisagor ile başlayan o batı müziği geleneğinin evrenselliği üzerine kurulu.
Siz hiç Japonların Gagaku müziğini ya da Endonezya’daki Gamelan müziğini paylaşarak müziğin evrensel olduğunu söyleyen birini gördünüz mü? Göremezsiniz çünkü evrensel diye bize tanıtılan şey, aslında Batı’nın kendi standartları.
Oysa dünya üzerindeki farklı müzik kültürleriyle birazcık temas kurmuş her insan, tıpkı diller gibi ya da dinler gibi, müziğin de çok geniş bir yelpazeye sahip olduğunu hemen idrak eder.
Evet biliyorum müziğin evrensel olduğuna inanmak insanı daha mutlu eden bir şey ama tersini düşünmek de sandığınız kadar kötü değil..
Bir insan dünya üzerinde bütün dilleri konuşamaz arkadaşlar, bütün dinlere inanamaz. Bir kültürü… bir anlam dünyası vardır insanın…Müzik evrensel değildir diyerek müziği küçümsediğimi ya da onun değerini azalttığımı düşünmeyin.
Ben bu yaklaşımın… bize en azından, dünyanın bizim algılayabileceğimizden çok daha büyük olduğunu hatırlattığı için daha değerli olduğunu düşünüyorum..
—
Evet hazır sizi kızdırmışken, yine sizi sinir edecek bir diğer yanlışla devam edelim arkadaşlar…umarım videoyu burada kapatmamışsınızdır.
Sıradaki efsanemiz “bir şarkıyı anlamak için sözlerini bilmemize gerek yok efsanesi…” –
Geçen sene diğer kanalda bu başlıkta bir video yayınladığımda en çok bu maddeye itiraz gelmişti ama bu sefer kendimi daha iyi açıklayacağını düşünüyorum.
Aslında cevap aradığımız soru “Neden bir şarkıyı anlamak için onun sözlerini de bilmemiz gerekiyor?” sorusu arkadaşlar. Bir şarkıyı sevmek ya da ondan keyif almak için değil, bir şarkıyı tamamıyla anlayabilmek için.
Şarkı dediğimiz şey… form olarak… temelde 2 şeyden oluşuyor. Birincisi: Söz: İkincisi ise: Müzik. Elbette siz “ben sözüyle ilgilenmiyorum kardeşim, müzik benim için yeterli” de diyebilirsiniz bunda bir sakınca yok. Ama iş anlama kısmına gelince orada işler değişiyor..
Bunun için en basitinden türküleri düşünün. Halk müziğinde çok güzel melodiler var ve bunlar söz olmadan da dinlenebilir tabiki. Bir enstrüman çalar aynı melodiyi ve bu çok güzel duyulur…
Ama olayın en başında biz zaten, halk müziğini icra eden… o geleneği sürdüren insanlara ozan diyoruz: Halk Ozanı, yani şair. Orada bir hikaye anlatılıyor. Çanakkale Türküsünün sadece müziğini dinlediğiniz zaman o türküyü nasıl bir bütün olarak algılayacaksınız?
Bu, diğer tarzlar için de geçerli. Mesela çocukluğumdan hatırladığım çok net bir anım var; İlkokuldayken Bob Marley’in “No Woman No Cry” şarkısını dinlerdik, bizim çevremizde çok meşhurdu o zamanlar…
Ama komik olan tarafı bu şarkıyı sınıftaki kız arkadaşlarımızı kızdırmak için söylerdik, yarım yamalak İngilizcemizle; işte “Bakın Bob Marley bile ne diyor: Kadın yoksa, ağlamak da yok, dert de yok!” falan derdik
Ama lise yıllarımda bu şarkıyı tekrar dinlediğimde o zaman fark ettim ki bu şarkı, aslında fakirlik içerisinde, gettolarda zorlu bir hayat yaşayan çaresiz bir kadını teselli etmek için yazılmış. Yani No Woman No Cry “hayır kadınım ağlama” anlamına gelen bir teselli cümleymiş: İşin şekli ne kadar da değişiyor görüyorsunuz.
Her şarkının bir hikayesi var, ya da en azından iyi parçaların, sadece eğlenmek için yazılmış boş popüler parçalardan bahsetmiyorum…Dünya üzerinde sözleriyle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hale gelen binlerce güzel eser var.
Eğer de ben sadece müziği ile ilgileniyorum diyorsanız, bu da okey ama… sevdiğiniz parçaların bir ara sözlerine de bakın derim. Eminim ki o zaman o şarkılardan çok daha fazla keyif alacaksınız.
—
Evet son olarak söyleyeceğim şey ise benim maalesef 30 yaşına kadar öğrenemediğim, öğrenmekte geç kaldığım bir şey: O da “popüler olan her şey kötüdür efsanesi…”
Özellikle üniversitede sanat bölümünde okuyan öğrencilerin sıklıkla takındığı bir tutum bu..popüler olan herşeye mesafeli olma durumu.
Elbette şimdi günümüz piyasasını düşündüğünüzde popüler olmak için sergilenen ucuz ve bayağı hareketlere bakınca ister istemeden… yani kendisine biraz saygısı olan her insan, piyasadan uzaklaşma eğiliminde oluyor.
Ama bu da yanlış bir bakış açısı..Evet en popüler olanlar genelde en bayağılar oluyor ama bu demek değil ki “piyasanın içerisindeki olan her şey çöptür.”
Kaliteli işler sadece daha az görünüyor. Ama bunun tam tersi de mümkün: Bir Michael Jackson’ı düşünün mesela, Pop’un Kralı olarak anılıyor. Peki onun kötü müzik yaptığını ya da kalitesiz müzik yaptığını düşünen var mı?
Şimdi günümüzde her ne kadar satış yapma arzusu popüler kültüre yön veren en büyük itici güç olsa da hem kaliteli olup hem de popüler olmak, şöhret konusunda ulaşılabilecek en üst seviye bence.
Ucuzlaşmadan insanlara ulaşabilmek, kaliteyi koruyarak popülerleşmek her sanatçının amacı olsaydı, dünya daha iyi bir yer olurdu diye düşünüyorum…
Evet arkadaşlar listemizin sonuna geldik. Bugün yıllar içerisinde keşfettiğim bazı yanlış anlaşılmaları ve bazı bile isteye söylenen yalanları sizlerle paylaşmaya çalıştım.
Elbette aranızda itiraz etmek isteyen ya da kendi fikirlerini açıklamak isteyenler olacaktır. Saygı ve üslup konusunda sınırı aşmamış her yoruma cevap vermeye çalışıyorum.
Bu arada YouTube’un üyelik özelliği aktif oldu arkadaşlar. Eğer bu videoyu beğendiyseniz bana destek olmak için üye olabilir ya da bu videoyu bir arkadaşınızla paylaşabilirsiniz. Bu benim için gerçekten harika olur. Bir sonraki videoda görüşmek üzere diyorum. Sevgiler. Saygılar