Barış Manço’dan Toplum Eleştirileri 

Bir sanatçı şarkılarıyla toplumun duygu ve düşüncelerine tercüman olabiliyorsa, kalemi eline eleştiri için aldığında ondan kaçmak gerek. 

Bugün 1 Şubat 1999 yılında aramızdan ayrılan değerli sanatçımız Barış Manço’yu, sadece şarkıcı kimliğiyle değil, toplum eleştirisi olarak yazdığı şarkılarla birlikte anacağız. 

Belki biz bugün… bir şeyler anlatma derdi olan, eleştiri yapabilen şarkı yazarları göremiyoruz piyasada. Elbette bunun pek çok sebebi var… pek çok farklı dinamik var bu konuyla alakalı…

belki ileride bunları konuşacağımız bir video da yaparız ama kısaca şunu söyleyelim: günümüz piyasalarının temelde tek bir derdi var arkadaşlar: Kar elde etmek. 

Her ne olursa olsun toplumda ne yaşanırsa yaşansın bunlara gözünü kapatıp sadece ekonomi düşündüğümüz bir dönemden geçiyoruz maalesef ki. 

Ama aslına bakarsanız bu apolitik ve steril duruş çok yeni bir anlayış müzik dünyasında… durum hep böyle değildi…

Mesela 1950’lerden sonra Türkiye’de sanatçıların pek çok toplumsal probleme değindiğini hatta siyasi sözler yazarak topluma kendi düşüncelerini aktardığını görüyoruz. 

Ama bunu çok çok daha eskiye, öncelere de götürebiliriz. Şarkı yazarlığın atası olarak söyleyebileceğimiz halk ozanlığının aslı – asıl olayı buydu zaten…

Halk ozanları eski zamanlarda sadece hikaye anlatan , eğlendiren kişiler değil.. toplumun vicdanı olarak önemli bir  konumdaydılar aslında. Şimdiler de aşık-abdal gibi kavramlar toplum tarafından belki pozitif karşılanmıyor, 

bu da çok normal eğer zihniniz size tek önemli olanın “cüzdanınız” olduğunu söylüyorsa elbette geçmiş ozanların bu idealist yaklaşımı size absürd gelecektir… 

Ama özünde ozanlar gündem değiştirebilecek devrim yapılabilecek, yeni fikirler üretebilecek karakterlerdi hatta tam da bu yüzden, tarih boyunca devletler tarafından zaman zaman sürgün edilmiş, hatta idam edilmişlerdi..

Bunları neden anlatıyorum çünkü Barış Manço da kendisini ozan olarak aslında tam ifadeyle kendini “asfalt ozanı” olarak tanımlıyordu ki gerçekten de onun müziğine baktığınızda aşık edebiyat geleneğinin çağdaş bir temsilcisini görüyoruz. 

Tabi ki köyde bağlaması ile şiirler okuyan bir aşık değil ama , değişen dünya sonrası, bu geleneği şehirlere taşımış modern bir ozandı Barış Manço.

 1962 yılında henüz daha 18 yaşındayken; “Pencereden Kar Geliyor”, “Urfa’nın Etrafı”, “Kızılcıklar Oldu Mu?” gibi bazı türküleri armonize ederek yayınlamıştı ve sonrasında kendi eserlerinin büyük bir bölümünü de halk melodilerinden ilham alarak ortaya koymuştu.

“Biz, müzikteki motiflerimizi Anadolu’dan aldık.” diyerek, bunun bilinçli bir tercih, bilinçli bir müzikal manifesto olduğunu itiraf ediyordu. Batı enstrümanlarının üzerine Doğu’nun ruhunu giydirerek aslında bir “sentez” yaratıyordu Barış Manço.

Onu ozan olarak tanımlamamızı sağlayan bir diğer detay da kendisinde var olan “öğreten adam misyonu”. Birazdan göreceksiniz ki her ne kadar eleştiri dozunu zaman zaman arttırsa da aynı zamanda yol göstermeyi bir ağabey gibi öğüt vermeyi hiç eksik etmemiş şarkılardan. 

Atasözlerine-deyimlere fazlasıyla yer veriyor…ama bunları kullanırken amacı sadece nostalji yapmak değil; bu gelenekteki değerleri yeni nesile aktarmak…ama onun bu Halk geleneğini halk ahlakanı doğru kabul edip aktarması peşinen, sorgulanmadan biat edilmiş bir şey değil… 

eğer ki buralarda bir yanlış görürse hiç çekinmeden bunu eleştirebiliyor… hem de çok sert bir dille…Bir ozana yaraşır bir şekilde yani.. Tabi bunu yaparken halk halk edebiyatında sıkla karşılaştığımız alınteri-bereket-helal-fani dünya-rızık gibi kavramlara sıkça yer verdiğini görüyoruz..

Ama yazmış olduğu şarkılara ek olarak yaptığı televizyon programlarıyla, çocuklardan yetişkinlere kadar herkese, hep bir şeyler öğretmeyi amaçlıyor. Biz bugün bu amaçla yazılmış onun 4 farklı şarkısını analiz edeceğiz..

Daha doyurucu bi içerik olması için parçaların orijinal hallerine yer vereceğim bu videoda yani bu, bu videodan bir gelir elde edemeyeceğim anlamına geliyor. 

Ama hype çıkarsa bana destek olmak için tıklayabilir, ayrıca kanala üye olarak ya da Süper Teşekkür yollayarak bana destek olabilirsiniz.  Hazırsanız ilk parçamızdan başlayalım. Belki aranızda bilenler vardır “Sahibinden İhtiyaçtan” adlı albümden benim en sevdiğim Barış Manço parçalarından biri olan “Ahmet Beyin Ceketi” 

——

Her ne kadar Barış Manço parçalarıyla büyümüş biri olsam da, bu şarkıyı ilk dinlediğim zaman lise son sınıftaydım… ve çok etkilemişti hikayesi beni…keşke daha önce dinleseydim demiştim… Bu şarkıda herkesin gömlek giydiği yani sıradanlaştığı bir toplumda, bir farklılık yaparak… ya da ortaya bir vizyon koyarak diyelim…kendisine bir ceket diktiren Ahmet adında birinin hikayesini dinliyoruz. 

Kul Ahmet olarak tanıtılan karakterimizin önemli bir özelliği var… çok çalışıyor işte sabahları erken kalıp büyük bir adanmışlıkla işinin başına geçiyor.. özen gösteriyor yani işine.. 

Bu şundan dolayı önemli çünkü Ahmet’in içinde bulunduğu toplum, yani mahalle diyelim…bütün gün oturan, boş lak lak eden amaçsız insanlardan oluşuyor ki zaten siz de biliyorsunuz ki böyle ortamlarda çok çalışan amaç sahibi insanlar pek hoş karşılanmaz. 

Zaten genel olarak okullarda da işte inek denir mesela çok çalışanlara toplumun böyle bir refleksi vardır, çalışma hayatında da saf, cahil, kendini harap eden kullandıran biri olarak algılanır dışarıdan, bunu ben kendi hayatımdan biliyorum…çünkü benim de insanlar tarafından bu tarz söylemlere maruz kaldığım olmuştu…

İşte bir gün bi arkadaşım bana “Onur..sen çok çalışıyorsun bu kadar hırs fazla değil mi “ diye sormuştu.. Ben de kendisine “ hırslı olduğum için değil, yapacak daha değerli bir şey bulamadığım için çok çalışıyorum” demiştim. 

İşinize biraz odaklanıp disiplinli yaşadığınız zaman hırslı birisi olarak algılanabiliyorsunuz dışarıdan. Neden bilmiyorum ama… çalışmak ya da buna sorumluluk sahibi olmak da diyebiliriz negatif birşey olarak görülebiliyor özellikle bu parçada tasvir edilen mahalle gibi bir ortamınız varsa…

Mahalleli kahvede muhabbet peşindeyken Leylekler lak lak edip, peynir gemisi yüklerken Kul Ahmet erken yatar, sabaha ya kısmet derdi Kimseler anlamazdı, ya kısmet ne demekti….

Neyse konumuza dönecek olursak Kul Ahmet de parçada çok çalışan biri olarak karşımıza çıkıyor ve işte kendi üstüne başına biraz da özen gösteriyor bu kısmı da önemli… bir gün kendisine bir ceket diktiriyor mesela…

Şimdi herkesin yan gelip yattığı yerde her sabah kalkıp çalışan- herkesin gömlek giydiği yerde kendine ceket diktiren Ahmet mahallelinin diline düşüyor tabiki… Hakkında ne söylendiğini hayal etmek çok zor değil… Ama Barış abinin bu duruma şarkıda verdiği tepki çok iyi…diktirir yaa diyor.. yani ne var bunda? 

“O mahallede herkes gömlek giyerdi Bizim Kul Ahmet bir gün bir ceket diktirdi, diktirir ya”

Tabi mahalli ona çok çalıştığı için zaten kafayı yakmış bir de üstüne ceket diktirince.. onun lükse düşkün olduğunu mala değer verdiğini falan düşünüyorlar herhalde… bu kısımlar parçada ayrıntılı bir şekilde anlatılmıyor ama altyazı olarak rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Neyse herkes Ahmet hakkında atıp tutarken, olayın çözülmesi, bir gün mahallede kimsesiz birinin ölmesiyle başlıyor…hikaye bu ya… mahallede ölen bu kişinin cenaze işlerini üstlenecek biri çıkmıyor ve bizim kul Ahmet de – işte o görmemiş olan – farklı olmak için kendine özel kıyafet bile diktiren çıkıntı karakterimiz… kimsenin ilgilenmediği o cenazeyi gördükten sonra –  diktirdiği ceketini çıkarıp merhumun üzerine örterek ve cenaze işlerini devralıyor. 

Tabi herkes şok, çünkü kafalarında kurdukları Ahmet ile gerçek hayattaki Ahmet çelişiyor… arkasından o kadar laf edilmiş, herkesin ağzına sakız olmuş o Ceket kimsesizle beraber mezara gidince.. e mahalleli insafa geliyor tabi ki…

Bu fedakarlık karakterimize olan bakışı kökten değiştiriyor… çünkü şarkının başında herkesin gözünde sadece bir ‘Kul’’ olan… “ hatta kul bile olmayan Ahmet”, finalde artık herkesin saygı duyduğu **’Ahmet Bey’**e dönüşüyor. Ceket ise artık sıradan bir ceket olarak değil “Ahmet Bey’in Ceket’i” olarak anılıyor…

“Sonunda herkes anladı ya nasip ya kısmeti İbreti alem oldu Ahmet beyin ceketi Meğerse tüm keramet ceketteymiş be Ahmet Barış a sorar isen sen bu yolda devam et”

İkinci parçamız ise “Estağfurullah… Ne Haddimize!” albümünden. KAZMA

Bu şarkı bir kaç filmde de yer aldığı için belki daha çok kişi tarafından biliniyor olabilir… ben de çok seviyorum bu parçayı… Barış Manço parçaları içerisinde en net ve  n açık bir dille yapılmış eleştirilerden biri diyebiliriz bu şarkı için…

Benim için en kritik noktası… bu parçanın.. o çok doğru olarak kabul ettiğimiz atasözlerini ele alarak, çıkar ilişkilerimizin o kötücül yanlarımızın.. bu deyimlere bile yerleşmiş olduğunu göstermesi: İşte “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” atasözüne takmış Barış abimiz… bir de tabi  “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” ifadesine…

Yani sanatçının burada söylediği şey: bunlar bizim kültürümüze işlemiş ve günlük hayatta kullanılan deyimler ama bunları doğru olarak kabul eden birinden anca kazma olur diyor…

ki eminim ki bizim ülkemizde şöyle orta yaşlarına gelmiş herkes hayatı boyunca pek çok kazmayla tanışma fırsatı yakalamıştır. Maalesef çok var ve toplumdaki oranları gün geçtikçe artıyor.

“Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen Kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen Bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama Gün gelir sapın ucuna olursun kazma”

Bu şarkının üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da.. bence alın terinden – emekten bahsetmesi…- özellikle kazmalara değinmişken bu durumu es geçmiyor Barış abimiz ama ben bu kısmı birazcık açmak istiyorum: 

Bir değer hiyerarşisi kuruyor Barış Manço ve “helal alın terini” en üst sıraya koyuyor…namus-şeref-onur bunların hepsi güzel ama en önemlisi alın teri diyerek kendinden çok emin bir şekilde bizlere bir perspektif sunmaya çalışıyor aslında…

“Diyeceğim o ki kişi yetinmeli Yaşam dediğin kısacık bir çizgi Namus, şeref, onur hepsi güzel ama En önemlisi helal alın teri”

Gerçekten en önemlisi alın teri mi? diye düşündüğüm zamanlar olmuştu benim de.. ama bugün topluma baktığımız zaman: özellikle bir çaba göstermeden bir emek vermeden para kazanma arzusunun artık ayyuka çıktığı bir dönemde.. 

şunu çok rahatlıkla söyleyebiliyorum: Barış Manço haklı! Neden haklı olduğunu kendi düşüncelerimle izah etmeye çalışayım… 

Çünkü toplum dediğiniz şey- bir birliktelik aslında. İnsanlar bi araya geliyor iş bölümü yapıyor ve ortaya bir değer çıkıyor. 

İşte yaptığımız müzikten, yediğimiz yemeğe, arabasıyla sokak sokak gezen bir satıcıdan, o arabayı tamir eden ustaya kadar herkes bir araya gelerek ortaya koyduğu emek ve gayretle bir değer oluşturuyor ve çarkın dönmesini bu devranın dönmesini sağlıyor aslında…. 

Ortak bir değer bu…Bu değerler bütününden hepimiz faydalanıyoruz çünkü iş bölümü olmasa hayatı bu kadar kolay bir şekilde yaşayabilmemiz mümkün değil. 

Her işi kendiniz yapmak zorunda olduğunuz bir sistem düşünsenize bi… diğer insanlardan yardım almadan ya da diğer insanlarla işbirliği yapmadan, böyle bir şey imkansız. 

İşte alın teri olmadan-çalışmadan günümüzde olduğu gibi yalnızca kumardan borsadan ordan burdan para yaratmaya çalışan, o  olmazsa yine bir emek ortaya koymarak başkasının sırtına yük olup parazit gibi yaşayan insanlardan bahsediyor aslında Barış Manço burada…

 İşte toplumun işbirliği sonucu ürettiği o ortak değer için hiçbir gayret göstermemişken, ondan pay almaya çalışmanın “kazma”lık olduğunu söylüyor… 

Maalesef ki bu kazmalık günümüzde de devam ediyor arkadaşlar ve nesilden nesile azalması gerekirken, her nesilde toplumdaki oranının arttığını hatta artık bu hastalığın yetişkinlere bile bulaştığını görüyoruz..

“İnsanın bir kez ters gitmesin işi Muhallebi yerken kırılır dişi Kazma olmaya özenmeyin dostlar Alın teriyle kazanan en mutlu kişi”

Evet arkadaşlar geldik 3. parçamıza: “Estağfurullah… Ne Haddimize!” albümünden. Halil İbrahim Sofrası

İlk önce şarkının isminden başlayalım. Nedir bu Halil İbrahim Sofrası? İlk önce onu bilmemiz gerekiyor çünkü parça aslında bu benzetme üzerinden geidiyor….Zannediyorum ki Barış abimiz bu şarkıyı bir kıssadan ilham alarak yazmış: Hikaye Halil ve İbrahim adında sofralarından bereketin hiç eksik olmadığı iki kardeşi anlatıyor…

Bu hikayenin ana teması fedakarlık ve sonrasında gelen bereket. İşte bahsi geçen iki kardeşten biri evli ve çocuklu diğeri ise bekar. Bunlar ortak bir tarlada beraber çalışıyorlar… Gün geliyor buğday gün geliyor domates ekip.. işte çeşitli şeyler yetiştirerek hayatlarını birlikte kazanıyorlar. 

Ama hikayenin asıl önemli noktası hasat zamanı geldiğinde uyguladıkları bir yöntem var. Tarladan topladıklarını, çuvallara yerleştirdikten sonra…. bu kardeşlerden biri kendi payına düşeni evine taşırken.. diğeri de çuvalların başında bekleyerek hırsızlığa karşı önlem alıyor… 

Ama küçük kardeşi, abisini beklediği sırada, “abim evli ve çocuklu benden daha çok ihtiyacı olur” düşüncesiyle abisinin çuvalına ekstra buğday koyuyor… 

Abisi de kardeşini beklediği sırada aynı davranışı göstererek, bu sefer “ben zaten evliyim bir düzenim var kardeşimi ise yeni bir hayat bekliyor onun daha çok ihtiyacı olur “ düşüncesiyle kendi payından kardeşine veriyor..

İşte Halil İbrahim Sofrası’ndaki o bitmek bilmeyen bereketin sırrı, topraktan yani maddeden değil; bu iki kardeşin birbirine duyduğu o derin sevgiden geliyor…

Evet şarkının ilham kaynağı bu…Ama Barış abi bu hikayeden fedakarlık ve iyi niyet gibi kavramları alıp “Halil İbrahim Sofrası” ifadesiyle başka bir şey kast ediyor bence.. daha genel bir anlam olarak hayatı ya da diğer parçada sözünü ettiğimiz  o “ toplumsal yaşamı” kastediyor…

Yıllardır sürüp giden bir pay alma çabası Topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası Bazen durur bakarım bu ibret tablosuna Kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok

Hani demiştik ya ortak payda – ortak değer diye. İstesek de istemesek de birlikte olduğumuz bir sofra aslında toplum dediğiniz şey. 

Barış Manço da bu benzetmeyi yaparak  bu sofranın kurulduğundan beri – yani insanlığın en başından beri- insanların doğal olarak bir gelir elde etme çabası  olduğunu söyleyerek bu sahneyi-bu hayatı Halil İbrahim Sofrası olarak tanımlıyor… 

Daha çatal, bıçak, kaşık icat edilmemişken İsmail’e inen koç kurban edilmemişken Bir kavga başlamış ki nasip kısmet uğruna Kapağı ver, kulbu al, kurbanı hiç soran yok

Ama Barış Manço’ya göre bir amaç uğruna bu yaşam mücadelesi ortaya koysak da mesele tıpkı Halil İbrahim hikayesinde olduğu gibi başka değerlere – erdemlere sahip olmak. Evet sofradan bir pay alacağız elbette, alacağız ki hayatımızı sürdürelim:  

Ama tek amaç bu değil: Fedakarlık ve Paylaşmak gibi kavramları hayatımıza sokmadığımız sürece asıl amaca ulaşamayacağımızı ima ediyor..

Bunun da insanların manevi olarak kendini geliştirebilmesi ile mümkün olabileceğini söylüyor… Çünkü kiminin tuzu yokken kiminin tatlı aradığı…işte filler tepişirken çimenlerin ezildiği bu düzende pek çok problem var bu problemlerin kendiliğinden çözülecek hali yok 

biz de görüyoruz ki her ne kadar daha iyi bir sistem kurmak istesek de hatta bazı problemlerin üstesinden gelmiş olsak bile hala en temel problemleri açlık ya da barınma gibi çözebilmiş değiliz.

İşte bu görevi de insanlara veriyor Barış abimiz yani bize…hayat mücadelesi iyi güzel hatta pek tabi doğal… ama bu mücadeleye fazla kapılıp o açgözlü bencil ve kandırılmaya çok müsait olan  karanlık tarafımızın farkına varmazsak… 

sonuç olarak pastaya herkes aynı anda saldırır ve şansına ne kalırsa diyor…Orman kanunları yani.. Ama düzen kurarsan, kendi zihnini eğitirsen yani kolayca kanmazsan.. kendi ifadesiyle çalakaşık saldırmazsan bu dünyada da mutluluğun mümkün olabileceğini hatırlatıyor bizlere..

“Sapa, kulpa, kapağa itibar etme dostum, içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok! Para, pula, ihtişama aldanıp kanma dostum, içi boş insanların bu dünyada yeri yok!” 

Ve Son Parçamız “Mega Manço” albümünden. Hemşerim Memleket Nire? parçası …

Bu parçayı sona sakladım çünkü buradaki “Hemşerim Memleket Nire ” sorusu  her ne kadar köylü-şehirli çatışmasına bir gönderme olarak anlaşılsa da… aslında daha çok evrensel düzeyde yapılmış bir eleştiri. Dünyadaki herkese yönlendirilmiş bir eleştiri..

Bunu göreceğiz ileride. Tüm dünyanın yabancılaşmasından – her yerde olan ayrımcılıktan ve bir de tabi ki yalnızlaşmadan bahsediyor bu parçada Barış Manço..

İlk önce kendinden bahsederek başlıyor Barış abimiz: Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı! diyerek… ki bu öylesine söylenmiş bir söz değil. Gerçekten de hayatı boyunca Ekvator’dan Japonya’ya kadar, birçok ülkeyi görmüş ve oradaki insanlarla tanışma şansı yakalamış birisi.

Özellikle Japonya’da pek çok konser vermiş hatta şarkılarından bir çoğu Japonca’ya da çevrilmiş. Yani kolaylıkla bir dünya vatandaşı diyebiliriz kendisi için.  

“Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü Bir uçtan bir uca gezdim şu fâni Dünya’yı Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini hiç farkı yok hepsi aynı Sonunda ben de anladım hanyayı Konya’yı”

Daha en başında dünyayı dolaştığını ve insanlık hakkında bir bilgi edindiğini ima eden Barış abimiz insanlar arasında bizim fark olarak algıladığımız şeylerin aslında pek de bir fark olmadığını…işte zengin, fakir, işsiz, okumuş gibi.. 

insanların birincil olarak dikkat ettiği özelliklerin bile aslında önemli olmadığını söylüyor. Ona göre dünyadaki tüm insanlar temelde bir ve aynı. Fakat bu “aynı” olma durumunu görmezden geliyorlar ya da farkına varamıyorlar ve bu da daha büyük bir probleme yol açıyor: Nedir o? Tabi ki: Bölünmüşlük. 

Bu düşüncesini de “Hemşerim Memleket Nire” sorusu üzerinden anlatmak istiyor 

Çünkü biliyorsunuz ki aslında bu soru sadece bir insanın nereli olduğunu öğrenmek için sorulmuş bir soru değil. 

Bakın burası çok önemli. Asla bu kadar masum bir soru değil: Bir arka planı var bu sorunun: İnsanlar hakkınızda öğrenmek istediği bilgileri direkt soramadıkları için bu bilgileri bu soruyla edinmeye çalışıyor: 

Türk Müsün Kürt Müsün alevi misin sünni misin A partiden misin B partiden misin… Bu durum yurtdışında da geçerli: Herkes soruyor Nerelisin diye? Yani müslüman mısın, Hristiyan mısın zengin misin fakir misin yani bana yakın mısın uzak mısın kardeşim sana yardım edeceğim ama ona göre? 

Tabi burada parantez açmak lazım, ben işte ülkere olmasın sınırlar olmasın diyen biri değilim. Bence bunu kabul etmek gerekiyor: birlikte yaşayabilmek için, işte toplanabilmek için..bir sınır belirlemek ya da belli başlı sistemler kurmak gerekiyor. 

Barış abinin de işin bu kısmı ile ilgili bir problemi olduğunu düşünmüyorum. Yani elbette insanların dil-din kültür farklılıkları olacak bu çok doğal ve çok güzel bir şey aslında çeşitlilik…Bu kanalda da bunun üzerinde sürekli duruyorum.

Ama bu durum bazı insanlar tarafından çeşitlilik olarak algılanmıyor… aksine bir ayrıştırma sebebi olarak görülüyor ve bu öyle bir hal alıyor ki – insanlar kendilerinden olmadıkça başkalarının hiçbir derdi ile ilgilenmemeye başlıyor.

Şimdi çok fazla siyasete girerek videoyu amacından saptırmak istemiyorum ama en basitinden şöyle düşünün: Orta Doğu’da ölen bir çocukla ya da orada yaşanan bir savaşla Avrupa’da yaşanan benzer olaylar aynı değeri mi görüyor dünya gündeminde…

Hala evrensel bir yasa koyabilmiş değiliz bunun için…Eğer amacınız ya da dünyaya bakışınız en iyisi benim, ya da tek önemli olan benim üzerinden olursa, herkesi farklı olarak algılayıp insanları ayrıştırmaya başlarsanız ve sonuç olarak bu ayrıştırmayı sonsuza kadar götürebilrsiniz. Bakın burası da çok önemli…

E milletlere böldünüz zaten en başta, tamam… ben Türk’üm mesela –  sonra bunu bölgeye göre değerlendirelim de diyebilirsiniz. Ege’liyim mesela ben.. diğer yöreleri sevmiyorum diyelim.. 

– sonra bu da yetmez hala farklılıklar gözünüze çarpar bu sefer şehirlere ayıralım dersiniz..İzmirliyim ben.. ama zorlarsanız onu da kendi içinde bölebilirsiniz…alın size böleyim hemen Karşıyaka – Göztepe… 

Bunun sonu yok ki ayrıştırmaya başladığınız zaman bunu sonsuza kadar götürebilirsiniz ve en sonunda Barış abinin değindiği o korkunç manzarayla karşılaşmak zorunda kalırsınız: Modernleşmenin – yalnızlaşmanın – bireyselliğin zirvesi: 

Sanki insanlık pazara çıkmış, ekmek aslanın ağzında “Bir sıcak çorba içer misin?” diyen yok Dört duvarı ören çatısını kapatıp içerden kilitlemiş kapıyı “Bir döşek de sana serelim, buyur”. Tek bir soru: Hemşerim Memleket Nire? 

Barış abi de diyor ki siz bölme işlemini sonsuza kadar götürüyorsunuz ya… o halde ben de tüm insanları toplayıp hepsine bir ve aynı diyorum: Siz birine yardım edecekken oturup düşünüyorsunuz ya değer mi değil mi diye… ben de herkes insandır diyorum…

ve sonra parçanın finalinde… daha önce de değindiğim gibi..olayı evrensel bir yere çekerek eleştiriyi dünyanın en büyük ekonomik güçlerine yöneltiyor ve şu ifadeyi kullanıyor: 

Kardeşlik ve eşitlik üzerine uzun uzun nutuklar çekip “Niye senin derin benden daha koyu?” diyen çok Kaşının altında gözün var diye silahlanıp ölüme koşarken “Kalan dul ve yetim ne yer, ne içer?” diye soran yok.

Yani bu lafın nereye gittiği nereye söylendiği herhalde çok açık yani öyle diğ mi?  Senin derin benden daha koyu diyen kim olabilir? Irkçılık denilince akla gelen ilk isimler kim olabilir?

 İnsan Hakları deyince, eşitlik deyince işte özgürlük deyince bol keseden sallayanlar iş uygulamaya gelince..o idealleri kaldırıp hemen çöpe atabiliyor 

Bir insan sırf doğduğu yer veya teninin rengi yüzünden, kendini bu dünyaya ‘yabancı’ hissedebilir mi ya? Yani insani yönden sınadığınızda.. bugün medeniyetin beşiği olarak tanımladığınız onlarca ülkenin sınıfta kaldığını görürsünüz..

Teknolojik gelişme ile insanlık seviyesi arasında böyle zıt bir orantı var… Gelir seviyesine göre böldün, rengine göre böldün, hangi dinden diye böldün, hangi takımı tutuyor diye böldün… 

Ama Barış abinin söylediği şeyse, eğer ki herhangi bir  insanın derdi varsa.. yani bir insan açsa, ya da bir çocuk ölüyorsa, ya da bir kadın zulme uğruyorsa…hangi ten rengine sahip olduğunun, hangi dine inandığının dünyanın neresinden olduğunun ne önemi var: 

İyiliği, yardımı, ya da insana verdiği değeri kişinin pasaparortuna bakarak yapanların sorduğu soru: Hemşerim Memleket Nire? Peki buna bizim vermemiz gereken cevap :Barış abinin yıllar öncesinden söylediği gibi:  Bu dünya benim memleket! 

Hemşerim memleket nire?” Bu dünya benim memleket Hayır anlamadın, hemşerim esas memleket nire? Dedim ya yahu Bu dünya benim memleket

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir