Gürültü Çağı: Sanayi Devrimi Müziği Nasıl Değiştirdi?

Bugün çok ciddi… bir o kadar da şaşırtıcı bir konuyla karşınızdayım…

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük değişimlerden biri olan Sanayi Devrimi’nin müziği nasıl değiştirdiğini konuşacağız…

İnsan içinde yaşayınca belki çok farkında olamıyor ama makinelerin hayatımıza girmesiyle beraber aslında günlük yaşantımızda çok büyük değişimler meydana geldi.. hatta buna hayatımız sil baştan yazıldı da diyebiliriz… 

yani şöyle düşünün..işte 1700’ün sonlarına doğru başlayan bu süreç, yaşadığımız evden, yediğimiz yemeğe, çalışma şeklimizden düşünme biçimimize kadar hayatın her alanına etki etti… 

Ama bunların haricinde, belki size ilginç gelecek ama müziğin de sayabileceğimiz  herhangi bir özelliği yok…. bu devrimden etkilenmeyen… İşte melodik yapılardan, ritme, dinleme alışkanlıklarından, kullanım yerlerine kadar müzikle alakalı her şeyi ama her şeyi kökten değiştirdi…

Bunu bugün somut örnekler üzerinden konuşacağız…Tabi videonun sonunda tüm bu dönüşüm süreci iyi mi oldu kötü mü oldu? bu soruya başka bir perspektiften cevap vermeye çalışacağım… 

Ama ilk önce tarih sahnesinde ne olup ne bittiğine..müziğin tüm bu olaylardan nasıl etkilendiğine bir göz atmamız gerek… 

İşe şuradan başlamak istiyorum:  müziğe gelmeden önce, günümüzle kıyas edebilmek adına, sanayi öncesi dönemi bi hayal etmenizi istiyorum. Ama bunu yaparken sadece görüntü olarak değil… duyduğumuz sesler bakımından da neyin değiştiğini anlamamız gerek…

Çünkü belki nüfus arttı, şehirler büyüdü işte teknoloji gelişti ama tüm bu olanların “işitsel bir karşılığı” da oldu..Burası çok önemli bizim için…

Yani bir hayal etsenize arkadaşlar sanayi öncesi dönemde insanlar nasıl bir ses dünyası içerisinde yaşıyordu? Günlük hayatta ne tarz seslere maruz kalıyorlardı?…

Belki hayal etmesi zor ama eski zamanlarda insanlar aslında bir sessizlik içerisinde yaşıyordu…günümüze kıyasla….günlük hayatta duydukları maksimum gürültü ne olabilir ki?

işte yağmur yağacak da şimşek çakacak, bir fırtına kopacak ya da bir ramazan gecesi sokaktan geçen davulcuya uyanacak, ya da yoldan geçen bir atlı arabası, yani da ne bileyim yani en kötü ihtimalle şenliklerde-bayramlarda toplanan insanların, kalabalığın gürültüsünü duyacaklar……

Ama sonrasında dünyada bir şey oldu ve makineler hayatımıza girmeye başladı…İlk önce fabrikalar sonra sokaklar fln derken bu süreç evimize…yani burnumuzun dibine kadar girdi….

Ve eğer bugün google’a çevresel gürültü nedir diye yazarsanız karşınıza şu tanım çıkıyor: 

Karayolu trafiği, havayolu trafiği, demir yolu trafiği, açık alanda kullanılan teçhizat, sanayi tesisleri, şantiye alanları, imalathane ve benzeri yerlerden çevreye yayılan zararlı sesler…

Bunları neden anlatıyorum çünkü müzik, yaşadığımız çevreye bağlı olarak değişen canlı bir şey aslında…Bugünkü konumuzun ana düşüncelerinden biri bu: Hatta bunu şöyle de ifade edebiliriz: çevre değişirse müzik de değişir…

Bunu konuştuğumuz dillerdeki aksan farklılıkları gibi düşünebilirsiniz…Yani ülke değiştirirseniz kullanılan dilde değişecektir… bu zaten kesin ama aynı dili kullanan ülkelerde bile, farklı bölgelerdeki insanlarda aksan farklılıkları olduğunu görürsünüz…

Bugün İngiltere’de konuşulan İngilizce ile bir Amerikalının İngilizcesi arasında dağlar kadar fark var…Aynı durum Türkçe içinde geçerli…Ege’de konuşulan Türkçe ile Karadenizde konuşulan Türkçe bir mi? 

İşte müzik de tıpkı dil gibi canlı bir mekanizma ve çevre değişikliklerine bir tepki veriyor… Zaman ve mekandan ayrı bir biçimde değerlendiremiyoruz malesef müziği…

O yüzden büyük toplumsal gelişmeler yaşanırken müzik de evrim geçirmeye başladı…Çünkü insanların, konumuz gereği sanatçıların, yani müziği icra eden üreten insanların çevresi de değişti..

Burada ayrı bir parantez daha açmak lazım, o da sanatçının eserlerini nasıl ve hangi yolla ürettiği ile alakalı…Bu konuyla ilgili geçmişten gelen çok büyük bir ilke var …

Antik Yunan filozoflarından Platon’un sözünü ettiği ve yüzyıllar boyunca sanat üretiminin merkezinde olan bu ilkenin adı Mimesis:  yani sanatta doğayı taklit etme…

Tabi  modern zamanda bu ilkeler değişmeye başladı artık sanatçılar doğayı taklit etme fikrini beğenmiyorlar- aşmaya çalışıyorlar, yeni fikirler yeni ilkeler ortaya koymak istiyorlar ama biz biliyoruz ki sanatçılar olarak, istesek de istemesek de hala doğayı – ki buna içinde bulunduğumuz çevreyi de diyebiliriz, taklit etme eğilimindeyiz… 

Beethoven’ın elinde kağıt kalemle doğa yürüyüşleri yapması boşuna değildi, her gün saatlerce doğa yürüyüşleri yapıyor ve oradan ilham aldıklarını kağıda döküyordu…

Bir senaristin hayatın içinden bir hikayeyi alıp onu sinemaya taşıması ya da bir ressamın güzel bir manzarayı resmetmesi bu ilkeye verebileceğimiz en güzel örneklerden…

Sanayi Devriminin etkilerine baktığımızda da ilk göze çarpan şey; doğayı-çevreyi değiştirerek maruz kaldığımız dünyayı yeni baştan yaratması… Burada karşımıza çıkan aslında iki temel şey var, modern yaşamın insanlardan aldığı temelde 2 şey var arkadaşlar, bunlardan birincisi karanlık – eskilerle kıyasladığımızda, artık neredeyse hiç karanlığa maruz kalmıyoruz. 

İkincisi ki bizi bu videoda bizi daha çok ilgilendiren şey: Sessizlik. Şehirlerin içerisinde veya evlerimizde farkında olmasak da her zaman duyduğumuz bir uğultu bir dip ses var. 

Ama bunun haricinde yüksek seviyede duyduğumuz trafik gürültüsü, makinelerin tekdüze ritmi, fanlar, sirenler, alarmlar vesaire…

Yani müzisyenler olarak, aslında “zararlı” olarak tanımlayabileceğimiz ses kümeleriyle birlikte yaşamaya başladık…

Eğer ki bugün modern sanat akımlarında gördüğümüz, güzeli bırakıp çirkini taklit etme, çirkini konu edinme eğilimlerine şaşırıyorsanız olaya bir de bu açıdan bakın derim: 

aslında bu durum; sanatçıların hayatımızın kötü yönde değişimine verdikleri bir tepki olarak yorumlanabilir… 

Bu çevre değişikliğini daha iyi algılamamız için, Yüzüklerin Efendisi filminden örnek vermek istiyorum: çünkü değişimin ne derece büyük olduğu üzerinde durmamız gerekiyor ,havada kalmasın:

O yüzden sizden bu filmde yer alan hobbitlerin yaşamını düşünmenizi istiyorum..Hobbitler kırsal yaşamda, ‘Shire’ adını verdikleri yeşil tepelerin arasında, kendi hallerinde yaşayan bir ırk…

Onların yaşamında karmaşık makineler, fabrikalar, gürültülü şeyler yok. Ve son derecede basit bir şekilde yaşıyorlar hayatlarını. Günlerini toprağı işleyerek, pipo tüttürerek, ve bol bol yemek yiyerek geçiriyorlar… Üretim rekorları kırma ya da büyüme gibi bir dertleri yok..

Fakat buna karşılık.. bir de Saruman’ın temsil ettiği hayatı düşünün: Isengard’ı mesela… Daha fazla güç elde etmek, ordusunu büyütmek için ormanları, geçmiş yaşamın “kutsalı” sayılan o asırlık ağaçları acımadan kesip atan… 

Yerin kilometrelerce altına devasa çarklar ve fırınlar kurarak herşeyini hükmetme-büyüme arzusu peşinde harcayan bir güç… Tabi ki orada artık doğanın sesini duymuyoruz: 

Kuşların sesleri yada rüzgarın uğultusu yok; onun yerine demir döven balyoz sesleri, devasa fırınların uğultusu var, gökyüzünü ise kaplayan kapkara bir duman…

E şimdi dedik ya müzik canlı ve çevreye göre değişen bir şey diye: ki bu videonun anlatmak istediği en büyük düşüncelerden biri bu:  

Siz tıpkı hobbitler gibi doğanın – sessizliğin tam ortasındayken, birden bire bununla taban tabana zıt  bambaşka bir çevrede yaşamaya başlarsanız  buna vereceğiniz tepki, doğal olarak “başlarım yapacağınız işe” olur…

Bünyeniz-zihniniz hemen kabul etmez bu kadar köklü bir değişikliği…Ki filmin ana karakterlerinden biri olan Frodo’nun değişimi konusuna videonun sonunda tekrar değineceğiz…

Yani ben modern sanat taraftarı değilim, sanatçıların çirkini kullanmasına, yeni bir sanat anlayışı aramasına şaşmamak gerek…Eğer çevre değişirse…siz de sanata… aynı felsefeyle, aynı yöntemle devam edemez duruma gelirsiniz…

Şimdi gelelim müzikte neyin değiştiğine: Besteciler… bu değişen dünyaya nasıl cevap verdi acaba?…Tabi ki ilk göze çarpan şey, tıpkı şehirlerin büyümesi ve gürültünün artması gibi.. bestecilerin de müzikteki ses seviyesini arttırma eğiliminde olduğunu görüyoruz…

Yani şöyle düşünün çok değil Mozart ın zamanında orkestralar sadece 20 – 30 kişiden oluşan küçük gruplardı ortalama olarak… 

Ama yıl 1800’lere geldiğinde mesela…Berlioz’ün 400 kişilik bir orkestra talep ettiğini görüyoruz…ki bu sayı 1900’ler de 1000’in üzerine çıkıyor…yani çok kısa bir zaman içerisinde sayının 30-40 kat arttığını görüyoruz..

Tabi bir de Wagner gibi besteciler orkestraya ilave etmek için yeni enstrümanlar icad ediyorlar, bunu yapmalarının en büyük sebebi yine..desibeli – ses seviyesini yukarı çekme isteği…

Çünkü ifade edilmek istenen duygular – ya da bu duyguların ifade edilme biçimi de değişiyor arkadaşlar… sanayi öncesi dönemden çok çok farklı…

Artık insanlar duygularını abartılı bir şekilde dışa vurmak istiyorlar…Belki eski zamanlarda ufacık yumuşacık sesi olan bir klavsen yeterliydi…Ama yeni dönemde enstrümanlar da gelişmek… daha yüksek ses üretmek zorunda…

Böyle bir istek var çünkü…Tabi bu ilk değişimlerin yaşandığı dönem Romantik Çağ olarak anılıyor…

Duyguların en yüksek seviyede en abartılı bir şekilde dile getirilmesi… Bu yeni dönemde, yüksek tuşe – yüksek ses hiç olmadığı kadar önem kazanıyor diyebiliriz..

Bu romantik dönemle beraber başlayan, müziğin yapısıyla alakalı değişimlere devam etmeden önce ki en önemli değişime birazdan geleceğiz: ama öncesinde şunu da söylememiz gerekiyor: 

köyden kente olan aşırı göçle beraber bugün bizim piyasa dediğimiz, özgür – kar amacı güden bir durum da oluşmaya başlıyor: Müzik Piyasası…Bu da konser geleneğini doğuruyor: Konser geleneği çok yeni bir şey… 

Belki şaşırabilirsiniz ama Türkiye’de halka açık ilk konserler Cumhuriyet döneminden sonra yaygınlaşıyor 1920’lerden sonra yani…. ama bu Batı da çok eski bir şey değil…Konser salonların ortaya çıkışı 18. yy’ın sonları…

Çünkü bu geleneğin oluşması için bir kere… müziğin bilet karşılığı satın alınabilen bir şeye dönüşmesi lazım…., bu da ancak şehirlerin büyümesiyle – toplumda yen bir sınıfın ortaya çıkmasıyla mümkün:  

Köyde bir halk ozanını dinlemek için para vermenize gerek yoktu ya da sarayda işte bir oda müziği dinletisi için bilet almanıza..

Ama bu değişimi sadece sosyal ya da ekonomik bir değişiklik olarak değil …müziğin niteliğini de değiştiren bir şey olarak ele alacağız bugün…Çünkü iş ticarete dökülünce… 

sanatçılar da daha fazla kar elde etme güdüsüyle, müzikal kaliteden ödün vererek işte performanslarına show ya da müzik dışında ekstra ilgi çekebilecek.. bazı şeyler eklemeye başlıyorlar…bu da bi nevi müzikten beklentiyi değiştiriyor…

Bugün dünyanın her yerine yayılan o Amerikanvari dediğimiz megastarlık, süperstarlık ilk defa bu dönemde ilk örneklerini gösteriyor: 

Usta kemancı ki şeytanın kemancısı olarak da bilinir Paganini 1800’ün başları, tek başına piyano resitali veren hatta piyano resitalinin mucidi olarak bilinen Liszt de aynı dönemde…

Bir marka bir star olma ve bunun sonucunda turne müzisyenliği…Ama buradaki en önemli şey, artık müzik performanslarının bir show’a dönüşmesi..

İşte Paganini kemanın tellerini koparıyor ve öyle devam ediyor konserine, Liszt de çok güçlü tuşe uygulayarak piyanonun tuşlarını kırıyor…Tüm bunlar gösterinin bir parçası: Yani müziğe müzik dışı elementler girmeye başlıyor…

Tabi bunlar çok iyi – çok usta çalgıcılar ama aslında cambaz da diyebiliriz kendilerine çünkü yapmış oldukları bir başka şey de var: teknik bir patlama gerçekleştiriyorlar burada..

Yani tarihin bu bölümünde adını andığımız Paganini, Liszt ve Chopin gibi besteciler virtüözlük seviyesini öyle bir yere çıkarıyor ki, bu konuda insan yeteneğinin sınırını belirliyorlar, aşılması zor hatta imkansız diyebileceğimiz bir seviye bu….

Yani ilk olarak Sanayi Devriminin etkileri arasında sayabileceğimiz şeyleri özetleyecek olursak; ses seviyesi yüksekliği, duyguların aşırı, görkemli bir şekilde ifade edilme ihtiyacı ve bir de müzik piyasalarının oluşması….

Tabi bunların her biri üzerine kitap da yazılabilir ama ben videoyu uzun tutmamak için şimdi daha önemli bulduğum diğer değişimlere geçmek istiyorum..

—-

1900 lere doğru gelindiğinde..artık bestecilerin bu yeni makineleşmiş dünyayı, gürültüyü zihinsel olarak kabul etmeye başladığını görüyoruz…

Yani bununla yarışmak yerine, buna bir tepki vermek yerine, işte o görkemli duygular aşırı ses seviyesi gibi, bir kabulleniş sürecine giriyoruz: 

Ne demek istiyorum zihinsel kabulleniş ifadesiyle…İşte tıpkı makineler gibi sıradanlığı-tekrarı o tekdüzeliği müziğin yapısına entegre etmeye başlıyor besteciler. Minimalizm akımından söz ediyorum. 

Küçük melodilerin, hatta bir melodi bile diyemeyeceğimiz o müzikal temaların tekdüze bir şekilde ard arda geldiği uzun süreli eserler …

İşte makinelerin işitsel olarak taklit edilmeye başladığı zaman tam olarak buraya denk geliyor…Bunu ilk deneyenlerden biri garip davranışlarıyla ünlü Erik Satie abimiz… 

Onun, müziğin duygulardan arındırılması ya da tek bir motifin 840 kere tekrar etmesi gibi bazı ilginç müzikal fikirleri var. Kendisi tarihte bu bu fikri ilk ortaya atanlardan…

Fakat bunun haricinde 1936 doğumlu ve minimalizm akımının kurucularından biri olan Amerikalı sanatçı Steve Reich de kendi müziği ile alakalı şöyle bir şey söylüyor “Ben müziği kurup, bir saat gibi çalışmasını izlemek istiyorum.” diyor…

Saat gibi çalışan müzik mi? Müzik canlı bir şey mi yani bazen yavaşlayıp bazen hızlanan…arada nefes alan, arada acele eden…. yoksa saat gibi çalışan bir  makine mi? 

Bugünün techno müziklerini düşünün mesela, ya da o kadar ileri de gitmenize gerek yok: Hans Zimmer’in film müziklerini düşünün örneğin..

Bir müziğin içinde sayısız tekrar barındırması bizim normalimiz oldu. Güzelimiz oldu diyelim hatta…

Dikkat etmenizi istediğim şey: bu süreç: İçinde bu kadar tekrar barındıran bir müziğin güzel olarak algılanması için bu seslerle çevrili bir dünyada belirli bir süre yaşanılması gerekiyor arkadaşlar…. bu yüzden videonun başında uzun uzun bu doğayı taklit etme ilkesinden bahsettim…

Yan geçmişe dönme şansımız olsaydı.., Bach’a ya da Mozart’a bırakın techno’yu ya da EDM’i Hans Zimmer bile dinletseydik, ve ileride bunun güzel olarak algılanacağı bir dönem yaşanacak deseydik: 

herhalde bizim halimize acırlardı…Estetik anlayışımızın gerilediğini düşünürlerdi…

Ki böyle bir şey söylenebilir: şehirlerin büyümesi- teknolojinin gelişmesi sanat anlayışında gerilemeye yol açıyor…

Ama burada bizim karşılaştığımız en büyük tehlike, müzikteki canlılığın – doğallığın ölmeye başlaması: 

Ki müziğin bize yapaylaştığını gösteren en büyük şey: yani sanayi devriminin müzikte yaptığı en önemli değişim: bence Temponun sabitleşmesi

Köşeli, mutlak ve mükemmel bir biçimde arka arkaya gelen ritimler. Artık tıpkı bir saat gibi ya da makine gibi işleyen sabit tempo anlayışımız var…

Bir müzisyen olarak, şunu çok defa deneyimledim arkadaşlar. Müzikte mükemmel olan şeyler yapay duyuluyor. 

Bizim güzel dediğimiz her şeyin içerisinde bir kusur bir sapma var aslında..Yani en azından vardı bir zamanlar şimdi bu anlayış yok oluyor…. En basitinden Groove denilen şeyi düşünün: 

Groove, ritmin kusursuz olarak bir saat gibi çalınması değil, ritme ufak acele ya da gecikmelerin girmesi sonucu ortaya çıkan bir akış halidir..

Yani bizim hata dediğimiz şey, orada bir insan eli olduğunu ya da bize onun doğal olduğunu hissettiren şeydir. Beynimizin çalışma prensibi budur..

Eğer ki aranızda enstrüman eğitimi almış bazı kişiler varsa… bir nota kağıdının en başında eserin hangi hızda çalınması gerektiğini belirten bazı sayılar görmüştür.. 

Bu sayılar sabit bir hızı göstermekten ziyade parçanın hangi tempoda çalınacağını belirten alt ve üst limitlerdir… 

Çünkü müziğin hızı tıpkı bizim kalp ritmimiz gibi heyecanlı bölümlerde artacak ve sakinleştiğinde yavaşlayacaktır…Fakat artık müzikte nefes almak ya da yavaşlamak yok.. Sabitlik var…Ama işte bu da yapaylığı ortaya çıkarıyor: 

Başka bir örnek söylemek gerekirse, mesela müziğin içerisinde ses seviyesinin gittikçe yükselmesi – teknik terimle crescendo – içinde ufak da olsa bir hızlanma barındırır. 

Yani işin doğası budur… Tam tersi ses seviyesinin gittikçe azalması de bir yavaşlamayı gerektirir… İyi yorumcular bunu bilirler…

Ama özellikle EDM yada Techno tarzı ki buna artık günümüz pop müziğini de ekleyebiliriz: içinde mükemmel zamanlama olan müzikler bunlar, artık bu ritimsel sapmalardan yararlanılamıyor. 

Bu yüzden yükselme ya da düşüşleri algılanabilir hale getirmek için yine makine seslerini örnek alarak oluşturulmuş riser denilen şu sesler kullanıyoruz…

Evet bu kanalı takip edenler artık şunu çok iyi bilir ki ben müzik türleri arasında bir hiyerarşi kurmam. Bana göre dünya üzerinde 1 kişi bile o müziği dinliyorsa o kişi için o, iyi müziktir, ve bu da yeterlidir…

Elbette müzik tarzlarını eleştirebileceğimiz, işte ilkel yada gelişmiş diyebileceğimiz bazı özellikler var, hatta müzik türlerini ahlaki yönden toplumsal yarar yönünden bile inceleyebiliriz ama bu, bu videonun konusu değil…

Burada anlatmaya çalıştığım şey; dünyamızın – yaşantımızın değişmesinin bizim beğeni algımızı nasıl değiştirdiği…ve bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğu…

Bu arada daha önce belirttiğim gibi ben de açıp dinliyorum bakın sakın yanlış anlayıp farklı yerlere çekmeyin dediklerimi…Ben de sabit ritim, özellikle film müziğinde tekdüze yapılar ve elektronik sesler kullanıyorum hatta şöyle söyleyim… 

ben müziğin değişimine sırt çevirenlerin modern dünyanın beklentilerine cevap verebileceğini de düşünmüyorum….Kendi zamanlarını yakalayabileceklerini de düşünmüyorum… Bence günümüz dünyasının en yetenekli bestecileri – klasikçiler arasından değil gelenekle – yeniyi birleştirebilen zekalardan arasından çıkacak…

Ama şunu da kabul etmemiz gerekiyor: Bu var olan yeni dünya doğallıktan çok uzak bi dünya… ve bunu sadece müziğe bakarak bile söyleyebiliyoruz. 

Ama genel bir sonuca varmak için videonun başında sorduğumuz o soruya geri dönecek olursak: Bütün etkenleriyle beraber düşündüğümüzde bu süreç: iyi mi oldu, kötü mü oldu? Müzik ruhunu mu kaybetti, yoksa evrim mi geçirdi? 

Ben bu soruya es geçelim diyorum ve yine Yüzüklerin Efendisi üzerinden bir örnek vererek videoyu bitirmek istiyorum: Hatırlarsanız filmin sonunda Frodo ve arkadaşları Shire’a yani memlekete geri dönüyorlar. 

Shire hala yeşil, hala güzel… orkların istilasından sonra bile kendisini- güzelliğini koruyabilmiş… Tüm bu süreçten sonra ortada geri döndürülemeyecek kadar değişen bir şey varsa o da Frodo’nun kendisi. 

Artık o, neşeli eski şarkıları aynı saflıkla söyleyebilen bir hobbit değil… çünkü savaşın şiddeti, Mordor’un karanlığı artık onu geri döndürülemeyecek bir şekilde değiştirmiş..

Müzik tarihi de benim için böyle bir şey: Değişen müzik fln değil – biziz…Biz artık ‘Isengard’ın dişlileri arasında, metropollerin gürültüsü içinde yaşıyoruz.…

İnsanlar sanayi devriminin ilk yıllarında yeni başlayan bu süreci “İnsanlığın Son Dönemi” olarak tanımlarmış…Belki de doğrudur….Belki bu yapaylığın gideceği yer gerçek bir sondur…

Ama tüm bu hengamenin ortasında asıl sorulması gereken soru “müziğimiz gelişti mi gelişmedi mi sorusu değil – Bu gelişimden ne anladığınıza göre değişir…Belki müziğe bakarak yaşantımızla ilgili bazı gerçeklere de erişebiliriz. Ama asıl olay bence burası da değil: 

Frodo filmin sonunda daha güçlü bir karaktere dönüştü elbette, gelişim gösterdi ama peki ya kaybettikleri? O yüzden videonun sonunda cevap aramamız gereken tek soru dünya olarak iyiye mi kötüye mi gittiğimiz sorusu…Yani şunu düşünün: Müziği yapaylaştıran bir hayat, biyolojimizi, duygularımızı, siyaseti, dini, insan ilişkilerimizi, hayattaki amacımızı es mi geçecek? 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir