Bugün dinlediğimiz şarkılar çok kısa sürede tüketilip, 6 ay sonra bile hatırlanmıyorken, bir beste nasıl olur da 200 yıl boyunca ayakta kalabilir?
Bugün öyle bir isim konuşacağız ki, başlıktan da anlaşılacağı üzere, belki de tüm Türk bestekarları içerisinde en yeteneklisi – en büyüğü diyebileceğimiz…benim de çok çok sevdiğim: İsmail Dede Efendi…
Dede Efendi ismini belki daha önce duymamış olabilirsiniz ama Farabi ismini mutlaka duymuşsunuzdur. İslam’ın Altın Çağı’nda yaşamış, ünlü filozof ve bilim insanı olan Farabi aynı zamanda bir müzisyendi ve bu alanda da bazı çalışmaları vardı…
İşte bugün… müzikteki bilgisinden dolayı İkinci Farabi – ya da Zamanın Farabisi olarak anılan Dede Efendi’yi konulacağız: Onun neden önemli bir karakter olduğunu dilim döndüğünce sizlere anlatmaya çalışacağım…ve tabiki bu topraklarda doğup büyümüş olan herkesin bu ismi tanıması gerektiğini düşünüyorum..
Çünkü onun doğduğu dönemde.. yani 1700’ün sonlarına doğru, tüm dünyada tartışmalar alıp başını yürümüş, tüm doğrular tepetaklak olmaya başlamıştı….Bir çağ geride kalırken yeni bir çağ başlıyor, bizim tarafımızda ise Batı-Doğu ikiliği hiç olmadığı kadar kendini gösteriyordu….
İşte böyle bir zamanda Dede Efendi, hem geleneği koruyarak kendisini büyüten değerleri muhafaza etmiş hem de oldukça tutucu bir çevrede olmasına rağmen, bir takım yenilikler ortaya koyarak bunları kabul ettirmişti…
Dini ve dindışı olmak üzere, ilahi-ayin-kar-beste-semai-köçekçe-şarkı-türkü gibi.. her kesimden insanın zevkine hitap eden eserler ortaya koymuş – Türk Musikisi tarihine adını altın harflerle yazdırmıştı.
Gelin bugün hep beraber, maalesef ki günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bu değerli bestecimizi tanımaya ama daha da önemlisi bizim de zaman zaman tecrübe ettiğimiz o Doğu-Batı arasında kalmışlık hissini onun yaşamı üzerinden anlamaya çalışalım…
—
Elbette bugünden baktığımız zaman Dede Efendi ile aramızda muazzam bir çağ farkı var…
Yaşam şartlarımız, bilgiye ulaşma hızımız, hatta müziğe biçtiğimiz değer bile onun doğduğu dünyadan çok farklı artık…
Düşünün ki; o dönem Osmanlı’da yeteneğinize güvenip kapısını çalabileceğiniz herhangi bir müzik okulu veya konservatuvar yoktu.
Evet, Saray’ın kalbinde o meşhur Enderun Mektebi vardı. Ancak sokaktaki yetenekli bir gencin oraya gidip “Merhabalar. Ben geldim, yeteneğime güveniyorum ve kayıt olmak istiyorum” diyebileceği bir yer değildi burası. Enderun, imparatorluğun beyin takımını, yani geleceğin devlet adamlarını yetiştiren çok özel ve dışarıya kapalı bir kurumdu.
Evet belki Dede Efendi yıllar sonra bu okulda hoca olarak görev yapacaktı ama müzik yolculuğuna başlamak için ilk adımı atacağı yer saray değil; dönemin bu konudaki en büyük akademilerinden biri olan tekke ve dergâhlardı arkadaşlar…
O zamanda dergahlar her ne kadar dini oluşumlar olsa da – müziğe çok önem verdikleri için bu sanatın en yüksek seviyede icra edildiği – sayısız saygın müzisyenin yetiştiği yerlerdi…Özellikle Mevlevihaneler… o zamanın bir nevi konservatuarları gibiydi…Zaten ortada başka bir seçenek ya da başka bir imkan da yoktu…
1778 yılında dünyaya gelen ve ilk öğrencilik yıllarında sesinin güzelliği ile hemen dikkat çeken Dede Efendi de, 1802 yılında.. yani 24 yaşında evleninceye kadar hayatının büyük bir kısmını bu dergahlardan biri olan Yenikapı Mevlevihanesi ve onun çevresinde geçirdi…
Burası onun müziğe bakış açısını oluşturan hatta sadece müzik değil bütün bir dünya görüşünü kazanacağı yerdi..
Mevlevilik müziğe o kadar çok önem veriyordu ki..müziği her zaman ibadetin önemli ve vazgeçilmez bir parçası olarak görüyordu…Hatta bizzat ibadetin kendisi olarak gördüklerini bile söyleyebiliriz…Müzik onlar için kutsal – ciddi ve son derece hassas bir işti.
Daha çok küçük yaşlarda burada edinmeye başladığı öğretiler, ileriki yaşlarında değişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan Dede Efendi’ye bir takım zorluklar çıkarıcaktı…Bunu videonun ilerleyen kısımlarında göreceğiz..
Kurban Bayramının ilk günü dünyaya geldiğinden dolayı İsmail adını alan bestecimiz, 21 yaşındayken Yenikapı Mevlevihanesi’nde “derviş” ünvanını kazandı ve hayatı boyunca bu ünvandan vazgeçmedi. Bu yüzden tarihi belgelerin çoğunda adı “Derviş İsmail” olarak geçer.
Fakat her ne kadar bir derviş olsa da…tüm hayatı boyunca asilzadelikten uzak duran bir derviş – bir halk çocuğu olsa da sakın Dede Efendi’nin sıradan biri olduğunu düşünmeyin..
Çünkü o, ilerleyen yıllarda sarayda, müzikal yönetimden sorumlu olacak, geleceğin devlet adamlarına müzik dersleri verecek…hatta III. Selim ve II. Mahmud döneminde bir müzisyenin alabileceği en prestijli görevlerden biri olan, “musahiplik” …yani padişahın sohbet arkadaşı görevine getirilecekti..
—-
Onun hayatına baktığımız zaman, hem sarayda hem tekkede – hem de kendi yaşamında fark etmez… müzisyenlikten başka bir işi – uğraşı olmadığını görüyoruz. Ki bu, onun zamanında çok nadir görülen bir şey.
Her ne kadar 17. ve 18. yüzyılda artık bu musiki, saraydan çıkıp bir şehir müziği haline gelmiş olsa da – hala tek mesleği müzisyenlik olan kişi sayısı yok denecek kadar azdı.
Dede Efendi de bunlardan biri…Aslında onun müzik dünyasını 3’e ayırabiliriz: Saray’da devam eden bir müzik var ve bu müziğin kendi talepleri var… bunun haricinde halkın kendi geleneği – bir beğenisi var ve bir de Dede’nin mensubu olduğu Mevlevihane geleneği…
İşte onu çok önemli yapan- yani hala eskimeyen eserler ortaya koymasını sağlayan ilk şey; onun tüm bu çok yönlü taleplere cevap verebilen, ender bir kabiliyete sahip olmasıydı…
Birazdan göreceğiz ki birbirinden ayrı bu alanların her birine, en güzel şekilde cevap vermiş, hatta bu formlarda ölçüt-şablon sayılabilecek şaheserler yazmıştı.. Bu yüzden bu videoda dünya işlerinden elini ayağını çekmiş sıradan bir dervişten bahsetmiyoruz…bunun altını tekrar çizeyim…Beste yelpazesi çok geniş olan – her türlü gelenekten zevkten insana seslenebilen bir müzik dehasından bahsediyoruz…
Belki onun adı artık unutulmaya başladı..belki onun yaşamı modern dünya pratiklerine ters düşüyor, ama her insanı kendi dönemi içerisinde değerlendirmek gerek. O yüzden şimdi Dede Efendi’nin din dışı formlarda neler yaptığına bakmadan önce – ilk olarak onun yetişmiş olduğu “Yenikapı Mevlevihanesi” için neler bestelemiş olduğuna bir bakalım…
Şimdi dedik ya Mevlevihanelerde müzik ibadetin çok önemli bir parçası olarak görülüyor diye:
İşte Mevlevi müzik geleneğindeki ayin formu da, Osmanlı – Türk musikisinin en karmaşık ve en kapsamlı türü olarak biliniyor arkadaşlar.
Avrupa’daki Oratoryo’lara benzetebileceğimiz uzun – katı kurallara sahip bir form…Bu ayinlerin uzunluğu ve karmaşıklığı bestecileri hep zorlamış ve Dede Efendi’ye kadar toplamda sadece 15 mevlevi ayini bestelenmiş…
Peki Dede Efendi bu konuda ne yaptı? Tabi ki ilk önce her biri çok uzun olan bu 15 ayinin hepsini ezberledi ve icra etti…Ama kendisi bir ayin bestelediğinde…yapmış olduğu bazı seçimler yenilikçi olduğu için- kimilerince hoş karşılanmadı…
Çünkü Dede mevcut repertuarı yetersiz bularak başka makamlarda 7 adet daha ayin bestelemişti ve bestelediği bu ayinlerin bazılarında Ferahfeza-Hüzzam Şevkitarab gibi kısmen yeni sayılan makamlar kullanmıştı…
Dede’nin bu tercihlerine “Ayin besteleyecek başka makam mı kalmadı” gibi bazı itirazların geldiği söylense de… müzikteki konumunu ele aldığımızda bu eleştirilerin pek etkili olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü ortaya koyduğu eserler tam bir usta işiydi.
Ama buradaki en önemli nokta: onun bu kadar muhafazakar bir ortamda bile yenilikler denemesi ve bunu herkese kabul ettirebilmesi…Senelerdir var olan estetik anlayışına yeni bir şeyler eklemek herkesin harcı değil arkadaşlar…özellikle bu dini formlarda…
—-
Şimdi gelelim Dede Efendi’nin Mevlevihane dışında neler yaptığına çünkü burada da yıktığı pek çok ezber var: Biliyorsunuz ki Osmanlı-Türk Musikisi’ne genel olarak yapılan en büyük eleştirilerden biri, bu müziğin sürekli sakin ve ruhani olması…
hatta Batı Müziği sevgisi ile meşhur bir padişah olan Abdülhamid’in bu müzik için “uyku getiriyor” dediğini belki aranızda bilenler vardır.
Ama daha önce söylemiştim yine söyliyim: bu durum müziğin kendisiyle alakalı değil, o müziği üreten – icra eden kişilerin tutumu ile alakalı…
Yoksa bu müzik sadece dini duyguları aktarabilen, rahatlatan – uyku getiren bir yapıda değil – istenildiği zaman pekala eğlenceli eserlerin de yazılabileceği bir tür…Fakat yetişmiş oldukları kültür neticesinde – Dede Efendi’den önceki besteciler de – böyle bir yönelim göstermiyorlar…Çünkü bu yönde bir talep yok..
Hal böyle olunca eserlerin çoğu dini ağırlıklı – sakin -ruhani – olarak karşımıza çıkıyor…zaten Dede Efendi’nin hikayesi de dergahlarda başlıyor gördüğünüz gibi…Çok fazla bir seçeneğin olduğu dönem değil ki bu..
Ama artık bazı şeyler değişmeye başlıyor, çağ değişiyor ve yeni talepler oluşuyor… Dede Efendi de işte artık tek bir duyguya takılı kalmıyor. Oyuna yeni renkler katıyor..
Çünkü hem halk nezdinde hem de sarayda yeni yeni oluşmaya başlayan bir hafif- eğlenceli müzik anlayışı var. Birilerinin de buna cevap vermesi lazım: Dede Efendi’nin de özellikle, Şarkı-Türkü-Köçekçe- gibi formlarda bestelediği eserlerinde bunu görüyoruz: Halk beğenisini saray üslubuyla birleştiriyor…
Bunun haricinde “Yine Bir Gülnihal şarkısında mesela.. bugün de herkes tarafından bilinen bu parçada…3 zamanlı bir Avrupa Saray Dansı olan Vals’i kullanıyor… ve sentezin zirve noktasını gösteriyor bizlere…
Bunu bir besteci olarak yapmak çok zor arkadaşlar. Çünkü kendisinden önce yaşamış olan bir diğer büyük besteci Itri…hafif ya da eğlenceli diyebileceğimiz hiçbir eser bestelemiyor. E kendisinden sonra olan Hacı Arif ya da Şevki Bey gibi isimler de kısa şarkılardan başka bir şey bestelemiyorlar…
Ama Dede Efendi, yani tekrar altını çizeyim bir derviş olan ve derviş ünvanından sarayda çalıştığı dönemde bile vazgeçmeyen Dede Efendi- istediği zaman tıpkı bir şehirli gibi eğlendirebiliyordu – ister halk geleneği olsun isterse Avrupa olsun her müziği kendi kültürü içerisinde eritebiliyordu…
—-
Tabi onun yeteneği üzerine, iyi bir hoca yani müzik öğretmeni olarak bir çok öğrenci yetiştirmesi üzerine ya da bulduğu makamlar – Türk Musikisi’ne katkıları üzerine uzun uzun konuşabiliriz ama benim, en önemli olarak söyleyeceğim bir diğer şey: Onun bir melodi ustası olması…
Şarkılarını dinlerseniz eğer, işte “Yüzündür Cİhanı Münevver Eden” ya da “Mah Yüzüne Aşıkanım” gibi eserlerini…hala size aşina gelen ilk dinlemede sizi kendisine çekebilecek melodiler yazdığını görürsünüz…
Burada ayrı bir parantez açarak “İyi bir melodi nasıl olur” sorusunu sormak istiyorum… Belki şimdi günümüzde, özellikle Instagram’da bazı işsizler iki şarkının benzerliğine dikkat çekip bu durumu eleştirebiliyor ama arkadaşlar işin doğasında zaten bu var: Benzerlik
Bir şeyin bizden olabilmesi için karşılaması gereken ilk şart, o şeyin, daha önce bizden olanlarla benzerlik göstermesi…yani aşinalık uyandıracak bir takım özelliklere sahip olması. Ama benzer olması yeterli mi? Bir melodiyi iyi yapan şey sadece benzerlik mi? Tabi ki hayır.
Besteci ilk önce bu benzerlikler sayesinde bizi kendisine çekecek ama daha sonrasında beklenmedik – şaşırtıcı yapılar kurarak bize süpriz yaşatacak…Yani hem geleneğe bağlı olacak hemde bize bunun yeni bir şey olduğunu hissettirecek…
Dede Efendi’nin melodilerini dinlediğiniz zaman, bunu çok net bir şekilde hissedersiniz:
Geleneği koruyarak yeniliğe kapı açabilmek.
O yüzden kendisine bu oyunun yani müziğin en büyük ustası – oyun kurucusu – playmaker’i demek istiyorum…Biz Türkçe’de bu oyun kelimesini pek kullanmıyoruz ama İngilizcede var bu: Play music”
Biz de tiyatro oyunları için bu kelime kullanılıyor ya da işte setlerdeki 3 2 1 oyun ifadesinde… İlkeleri -geleneği olan – bir oyun aslında müzik… ve bizim bu konuda dahi dediğimiz kişiler usta dediğimiz kişiler, bunun bir oyun olduğunu bilen – bu yüzden kuralları değiştirebilen…yani yeniliklere ayak uydurup esnek düşünebilen insanlar aslında…
Dede Efendi de bir müzik dehasıydı…Bu çok açık… Oyunun yönünü değiştirebilir yeni kurallar koyabilir ve bazı kuralları yok sayabilirdi… Öyle ki hem kendi nesli hem de sonraki nesiller tarafından bir efsane olarak anılmaya başladı.
Fakat bir sıkıntı vardı: Hem dergaha hem saraya hem de halk beğenisine hitap etmek Dede Efendi’yi belki bir müzisyen olarak yormuyordu… bu konuda yeteri kadar kabiliyeti vardı: ama onun kişiliğinde, bir içsel çatışma – huzursuzluk yaratacağı dönem artık yavaş yavaş yaklaşmaya başlamıştı…
—
Şimdi her ne kadar değişen dünyaya ayak uydurabilecek bir yetenekte olsa da…her şeyin bir sınırı var… 1820 lerde bu oyunun artık iyice değiştiği bir döneme doğru giriliyor…
Çünkü Osmanlı gücünü kaybetmeye başladıkça Batının üstünlüğü artık reddedilemeyecek bir boyuta ulaşıyor ve bunun sonucunda devlet bir takım yenilik hareketlerine başlıyor… Müzik de bu yeniliklerden nasibini alıyor tabi ki…
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Topkapı Sarayı’ndaki geleneksel mehter takımı da dağıtılıyor..
1828’de ise İtalyan şef Giuseppe Donizetti İstanbul’a geliyor ve onun yönetiminde Batılı tarzda bir saray orkestrası olan Mızıka-yı Hümayun kuruluyor ve bu süreçten sonra Saray’da sistematik bir biçimde Batı müziği öğretilip icra edilmeye başlanıyor….
Yani bu dönemden sonra artık Türk Musikisi’nin sarayda yavaş yavaş eskisi kadar kendine yer bulamadığını söyleyebiliriz..
Burada dikkat edilmesi gereken şey Osmanlı tarafından talep edilen şeyin- sadece bir müzik değişimi değil, bir zihinsel değişim olması. Bu süreçte Dede Efendi’nin ulvi –kutsal ve ibadet olarak gördüğü müzik artık bu değerlerden koparak, eğlence amacına hizmet eden bir şeye dönüşmeye başlıyor..
Tabi ki bu durum, yani sanatta yaşanılan derinlik kaybı, yüzeyselleşme Dede Efendi’nin yaptığı işe bağlılığını gittikçe sorgulamasına sebep oluyor..
Abdülmecid döneminde batılılaşma hareketlerinin kendisini iyice hissettirdiği bir dönemde,Dede Efendi, kendi çağının artık iyiden iyiye geride kaldığını hissetmeye başlıyor…
Şunu tekrar hatırlatayım ki, o hayatı boyunca her zaman ilk olarak bir mevlevi dervişiydi… Derviş kıyafeti ve kimliğini hiçbir zaman terk etmedi ve bu yönünü hiçbir zaman ikinci plana atmadı…
Müzik onun için videonun başında da belirttiğim gibi: aşka – gönüle dayanan kutsal bir eylemdi… Fakat tüm dehasına ve tüm emeklerine rağmen artık yaşamın- halkın- sarayın kendisinden uzaklaştığını fark ediyordu…
Tüm ömrünü İstanbul’da geçirmiş ve padişahın bir kere görevlendirmesi harici İstanbul dışına hiç çıkmamasına rağmen… 68 yaşına geldiğinde öğrencileriyle beraber hacca gitmek için padişahtan izin istedi…Ne var ki o dönemde çok ciddi bir salgın vardı: Kolera Salgını
Dede’nin yaşında, kolera salgını olan bir coğrafyaya doğru, zor koşullarda yolculuğa çıkmak, kısmen ölüme gitmek demekti…
Öyle zannediyorum ki kendisi de bunun farkındaydı. Bir ustaydı -dehaydı – ama bu oyunun hiç istemeyeceği bir yönde değişim kazanması, onu huzursuz ediyordu…Çağ değişmişti – değerler tepetaklak olmuştu…
Ömrünü müziğe adayan hatta ömrü hayatı boyunca başka bir meslek edinmemiş olan olan bu büyük bestekar… hac yolculuğu sırasında öğrencilerine adete bir “istifa mektubu” veriyordu:
“Bu oyunun artık bir tadı kalmadı.” diyordu…
Ve 68 yaşında çıktığı bu yolculuktan sonra bir daha memleketine dönemedi… 29 Kasım 1846 günü Mina’da vefat etti ve Mekke’nin en köklü mezarlığı olan Cennetü’l-muallâ’da; Peygamber’in ilk eşi ve Müslümanların annesi olarak bilinen Hz. Hatice’nin ayak ucuna defnedildi.