Müzik Dünyası Neden Hala Bu Adamı Konuşuyor?
Dünyanın en tartışmalı bestesi…hiç şüphe yok ki John Cage’in 4:33’ü…
Gerçi buna bir beste diyebilir miyiz bilmiyorum ama…1952’de New York’da ilk kez halka sunulmasından bu yana, bır yığın tartışmayı da beraberinde getirdi…
Çünkü o gün konser salonunu dolduran insanlar gecenin en sonunda şöyle bir manzara ile karşılaştılar…
John Cage’in yakın bir dostu olan piyanist David Tudor – bu bahsettiğimiz 4:33’ü seslendirmek için sahnedeydi…Piyanoya oturdu ve önüne nota kağıtlarını koydu..Herkes nasıl bir eser dinleyeceğini merak ederken….Tudor yavaşça piyanonun kapağını kapattı….Eline bir kronometre aldı ve 4 dakika 33 saniyeyi ayarlayarak….bu süre boyunca hiçbir şey yapmadan sadece bekledi…Evet…gerçekten hiçbir şey yapmadan….
Konsere gelenler bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı içerisindeydi…
Bir kısım bunu müzik geleneğine yapılmış bir hakaret olarak görüyor… bir kısım da kendilerini küçümsenmiş – alay edilmiş olarak hissediyordu…
İyi ama John Cage’in… hiçbir şey çalmayarak anlatmak istediği şey neydi? Bu gerçekten çığır açan bir sanat eseri miydi yoksa altı tamamen boş entelektüel bir şov muydu? Neden spesifik olarak 4 dakika 33 saniyeyi seçilmişti bir kere?
Bu videoda konuşacağımız ana başlıklar bu, ama onun öncesinde John Cage’i daha iyi anlama açısından birazcık modern sanat nedir – aşina olduğumuz sanatla arasında ne gibi farklar vardır ona bakacağız. Çünkü kabul edelim ki konu sıradışılık ya da aykırılıksa eğer, kimse modernistlerin eline bu konuda su dökemez. Örneğin John Cage’in tek sıradışılığı 4:33’ü değil. Kendisi zar atarak beste yapan, piyano tellerinin arasına vida, civata ya da silgi gibi bir takım şeyler yerleştiren – farklı hızda çalan plakları bir enstrüman olarak kullanan – yani modernizmi iliklerinize kadar hissettirebilecek bir karakter.
Eğer “Bu adamın derdi ne?” bunu anlamak istiyorsak, yapmış olduğu bu deneyleri – saçma ya da gereksiz olarak etiketlemeden önce – arkasında yatan düşüncelerin farkına varmamız gerekiyor. Daha sonrasında tabiki eleştirebileceğimiz yerleri ve eğer varsa bu yaklaşımların bize ne katabileceği üzerine konuşuruz. Ama daha John Cage’e gelmeden en başta: sormamız gereken – çok temel – çok basit ama hala cevaplanamamış bir soru var: O da “Sanat Nedir?” sorusu…
—-
Dürüst olmak gerekirse ben bugüne kadar sanatın ne olduğunu açıklayan- her zaman ve herkes tarafından kabul edilebilir bir tanımını yapan birine denk gelmedim. Aklı başında olan herkes bu soruya kesin bir cevap vermekten kaçar.
Hele hele iş moderne postmodernizme çağdaş sanata fln gelince…olay zaten fazlasıyla dallanıp budaklanıyor ve bu konularla ilk defa karşılaşan herkes müthiş bir kafa karışıklığı yaşıyor…O yüzden olabildiğince sade – akademik kitabi tanımlara girmeden olayı kısaca size özetlemeye çalışacağım.
Konuyu daha anlaşılabilir hale getirmek için… bugün şu 3 temel soru üzerinden ilerlemek istiyorum.
İlk olarak sanat kelimesine bakacağız:
Bu kelime genel olarak ne anlama geliyor ve tarihte acaba hangi işler için kullanıldı….
İkinci olarak, bugün bildiğimiz manada sanatın karşılığı olan “güzel sanatlar” kavramı…
Üçüncü ve son olarak ise bu videonun asıl konusu olan modern sanat
–
Bir kere şöyle kabaca bir tarihini çıkarırsak “sanat” kelimesinin başlangıçta…el emeği – teknik – ustalık – beceri gibi kavramlarla ilişkilendirildiğini görüyoruz. Öyle ki bu anlayışta, bir terziden – bir aşçıya – bir marangozdan bir duvar ustasına kadar birçok şey, sanat olarak tanımlanıyor, çünkü bütün bu saydıklarımız içinde bir takım teknik ve beceri barındırıyor… Aslına bakarsanız bu kullanıma günümüzde de devam ediyoruz biz.
İşte mutfak sanatları diyoruz değil mi mesela – ya da dövüş sanatları – savaş sanatı bile diyoruz…Gerektiğinde bir spor bir savaş bile sanat kelimesi ile yan yana gelebiliyor…Bunun sebebi ne? Sebebi şu: Herhangi bir faaliyette teknik- beceri – el emeğinden bahsediyorsak bu işlerin hepsi için sanat kelimesini kullanmakta bir sakınca görmüyoruz…
Fakat….sonrasında güzel sanatlar diye bir kavram ortaya çıkıyor ki – bu gelişme, içinde teknik barındıran işlerin zanaat ve sanat olarak birbirinden ayrılmasını sağlıyor…Yani bizim günlük yaşamda kullandığımız sanat kelimesi çoğunlukla güzel sanatlara tekabül ediyor…
İşte biz bugün resmi, heykeli, mimarlığı, müziği artık bir terziden ya da marangozdan ayrı bir şey olarak algılıyoruz…
Buradaki farkı yaratan temel şey: teknik ve becerinin asıl amacının işlevsellik’ten “estetik haz”a dönüşmesi…
Şöyle düşünün bir arabanın varoluş amacı – sizi bir yerden alıp başka bir yere götürmesidir…Bu işlevselliği ondan çıkarırsanız, sahip olduğu diğer özellikleri önemsizleşir. Yani bir araba çok güzel ama çalışmıyorsa – bozuksa onun güzel olması hiçbir anlam teşkil etmez…İşte güzel sanatlarda da asıl amaç: eserin izleyende – bir duygu ve hayranlık yaratması…
Bir bale gösterisinin aynı şekilde bir resmin bir müziğin asıl amacı – onun bir işe yaraması değil – güzel olması – izleyende aşkın bir duygu uyandırması…
Tabi bu güzel sanatlar anlayışının bazı sonuçları oldu: Eski zamanlarda usta olarak anılan sanatçılar – artık entelektüel bir dehaya dönüştü…ve ortaya koydukları eserler tanrısallaştırılıp – müzelerde sergilenen görünürde ölümsüz şeylere dönüştüler….Böylece güzel sanatlar öncesinde kendisiyle aynı kefeye konulan -mekanik sanatlardan – yani zanaattan tam anlamıyla ayrıldı..
Evet gelelim modernizme…
Bir yenilik arayışı olarak başlayan ve adına modernizm dediğimiz bu süreç – işte eskiye dayalı anlattığımız bütün bu değerlere.. yani en başta teknik ve beceriye – güzele ve hatta en sonunda eser dediğimiz o tanrısallaştırılan – müzeleştirilmiş sanat anlayışına karşı bir savaş açıyor…Öyle ki güzel yerine çirkini kullanıyor mesela – kural ilke yerine rastgeleliği savunuyor – usta – yüce sanatçı fikrini dışlıyor ve sırandığa önem veriyor….Hemen kısa kısa örneklerle bu anlattıklarımızı pekiştirelim, daha sonrasında hemen asıl konumuz olan John Cage’e döneceğiz..
Bu yenilik sürecine verebileceğimiz örneklerden ilki….örneğin Picasso…
formları – tekniği bozarak yeni bir anlayış geliştiriyor..
Sonrasında Jackson Pollock, action painting denilen alışılmadık sıradışı bir yöntemle eserden çok boyayı uygulama eyleminin önemini vurguluyor.
.
Daha sonrasında Amerikalı bir sanatçı olan Robert Rauschenberg, gerçekten sınırları zorluyor ki bu en büyük kırılımlardan bir tanesi:
Tuvale boya eklemek yerine, var olan bir resmi siliyor ve sembolik olarak babasını yani eskiyi-geleneği öldürme fikrini eserinin en önemli kriteri haline getiriyor…Teknik ve beceriyi önemsizleştirerek fikir ve kavramı ön plana çıkarıyor…
En sonunda Yayoi Kusama adında bir Japon sanatçı “Infinity Mirror Rooms”’la geleneksel “sanat eseri” anlayışından tamamen koparak, tecrübe yaratma amacı taşıyan bir oda tasarlıyor….…Burada o tanrısallaştırılan dediğimiz eserin…. yani bir resmin bir heykelin – dışarıda – bizden ayrı var olmasından öte – bizi direkt olarak içine çeken bir deneyime dönüştüğünü görüyoruz…
Bu duruma aslında sizin de tanıdığınızı düşündüğüm Marina Abramović’i de örnek gösterebiliriz …kendisi çağdaş bir performans sanatçısı… Ama bildiğimiz manada bir piyanistin ya da bir baletin teknik ve becerisini sergilendiği bir performans değil bu…Örneğin Ritim 0 performansında Abramović’, izleyicilere…. kendisi üzerinde kullanabilecekleri çeşitli objeler sunuyor. Bu performans, hem kendisinin hem de izleyicilerin içinde bulunduğu bir deneyim – farkındalık…
Elbette bunlara bu şekilde bir açıklama getirdik diye herkesin bu tarz eylemleri sanat olarak tanımlama zorunluluğu yok. Çağdaş sanatın yaşadığı en büyük zorluk – yüzyıllar boyunca oluşmuş bir geleneği çok kısa bir süre içerisinde sil baştan yazmaya çalışması – ama kültür bu kadar kısa süre içerisinde oluşmadı ki insanlar hemen bu yeni olana alışıp onu sevip kabullensin…Ayrıca sanat kavramı çok öznel bir şey olduğundan hangi durumu sanat olarak tanımlayıp tanımlamadığınız da size kalmış.
İçinizden birisi “bu nedir ya tamamen bir isyan ya da ergenlik” diye eleştirebilir…
Bir başkası çıkıp “işte sanat budur – sanat; aykırı fikirlerden başka bir şey değildir” de diyebilir….
Şimdi burada John Cage’e dönecek olursak bu anlattıklarımdan sonra…herhalde onun neden zar atarak beste yaptığı… biraz daha anlaşılabilir bir hale gelmiştir. 4 dakika 33 saniyenin uzunluğuna bile zar atarak karar veriyor arkadaşlar. Usta ya da dahi besteci kavramına yapılmış en büyük saldırı bu.
Bunun dışında 4:33’ün en büyük amaçlarından biri, geleneğin armoni dayatmalarını tamamen devreden çıkararak; o an salonda duyulan öksürükleri, çatıya vuran yağmur sesini veya sandalyelerin gıcırtısını eserin kendisi haline getirmek…Yani çirkinin de esere dahil olabileceğini göstermek… Ayrıca müziği….duyguları anlatan bir iletişim aracı olmaktan çıkarıp saf bir ‘farkındalık’ durumuna dönüştürmek – sessizliğin imkansızlığını vurgulayarak – izleyiciye tekrarlanamaz bir deneyim sunmak..
İlk önce kendisine yöneltilmiş eleştirilere bakalım daha sonrasında bir birey olarak, sanat sever bir insan olarak buradan çıkaracağımız kendimize katabileceğimiz bir şey var mı? bu soruya yanıt arayarak videoyu bitirelim…
Hem 4:33 özelinde, hem de videonun en başından beri anlattığım bu tarz düşüncelere yapılmış en büyük eleştiri: sizin de fark edebileceğiniz üzere…sanatçıyı – yani besteciyi etkisiz hale getirmesi.
Yani siz düzeni, dengeyi matematiği bırakıp – rastgeleliği belirleyici bir faktör olarak aldığınızda… yani John Cage’in yaptığı gibi zar atarak beste yaptığınızda, ya da kaotik- düzensiz sesleri de müzik olarak tanımladığıızda – sanatçıyı işlevsizleştirmiş – yani gereksiz hale getirmiş oluyorsunuz.
Diğer yandan toplumsal olanı – anlaşılabilir olanı bir kenara itiyorsunuz ki bu yeni bir dil yaratmak gibi bir şey….Herkesin anlam dünyasını bir kenara atarak – yeni bir dünya yaratmak – sanatçıyı sadece kendi kendisiyle konuşan bir duruma sokabiliyor…
Çünkü ortaya koyduğunuz şey, onu dinleyen insanlar için herhangi bir argüman ve yada anlaşılabilir bir anlam bütünlüğü sunmuyor….Bunun sonucunda da kendini – kendi eserini anlatmak durumda kalıyor çağdaş sanatçılar…
Halbuki güzel sanatlarda – eserinin değerini arttıran en önemli özelliklerden biri ondan herkesin farklı anlamlar çıkarabilmesidir…Örneğin Tolstoy’un Anne Karenina’yı okuyan biri – Anna’yı mücadeleci – güçlü bir kadın olarak tanımlarken – bir başkası aynı karakteri kendini bulamayan ve kaybolmuş biri olarak yorumlayabilir. Tolstoy hikayeyi kendi yazmıştır ama okuyucuya ne düşünmesi gerektiğini dikte edemez. Ama çağdaş sanatçılar bu konuda muğlak – ve eserlerini anlatmadıları sürece çoğu zaman sadece kendi kendilerine konuşuyorlar…
Ama sonuç olarak tüm bu olup biteni anlamak çok güç değil.
Başkaldırının trend olduğu bir dönemde, yani her bireyin sanatı kendine göre algıladığı bir dönemde John Cage de böyle bir fikirler geliyor karşımıza…
Ama ben ne kendisini bir besteci, ne de bahsettiğimiz 4:33’ü bir eser olarak tanımlayamam..
Besteciyi işlevsizleştirme amacı güden birinin besteci olarak anılmaya devam etmesi – zaten sanat işlerinin ne kadar muğlak ve anlaşılmaz bir hale geldiğinin en büyük göstergesi bence….
Tabi ki bu benim kendi görüşüm, bu videoda söylediğim diğer pek çok şey gibi.
Ama eğer hakkında söyleyebileceğimiz hiç mi pozitif bir şey yok diye sorarsanız.
Elbette var.
Benim için, müzik kavramını sorgulatmayı amaçlayan kayda değer bir filozof John Cage.
Dinleyicinin tutumunu test etmek ve bir diğer açıdan mutlak sessizliğin var olamayacağını göstermek açısından yaptığı şey değerli…
Benim için 4:33’ün söylediği en önemli şey ise: Modern zamanda – gürültü çağında bir farkındalık yaratması – ki bu konuyu sanayi devrimi adlı videoda derinlemesine işlemiştik…
Artık her yer ses.. her yer müzik ve her yer gürültü…
Öyle ki bu anormal durum, bizim normalimiz olmuş ve bir ses karmaşasının içinde yaşadığını fark edebilen insan sayısı bile çok çok az…
O yüzden John Cage’in ortaya attığı fikri bir deneyim – bir farkındalık olarak ele alacaksak eğer – her insanın onu ve bu fikrini bilmesini isterim elbette…
Çünkü sadece çevremize ve kendimize odaklandığınızda
Aslında duyduğumuz şey: O mekana ve o zamana özgü – tekrarı imkansız bir şey…
Metroda – sahilde – evde fark etmez…
Eğer biraz durup çevreyi dinlersek..
Her yerin müzikle dolu olduğunu değil belki ama
Neyin çirkin – yapay – gürültü
Neyin güzel – doğal ve uyum olduğunu daha kolay anlayabiliriz diye düşünüyorum….
O yüzden, bu açıdan bakıldığında belki de modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeydir: 4:33